Yemen’den Diyarbakır’a kadar geniş bir bölgede hüküm süren Eyyûbîler Devleti’nin kurucusu Selâhaddin Eyyûbî, Basra’dan Azerbaycan bölgesine nakledilen Hezbahiyye Kürtlerindendir. Selâhaddin burada Yemen Arapları ve Türklerle iç içe yaşadı. Hiç şüphesiz bu esnada kız alıp vermek gibi ameliyeler oldu. Belki de bu sebepten olacak ki yer yer onun hakkında Arap’tır/Türk’tür/Kürt’tür gibi tartışmalar oldu. 

Belki de onun Kudüs fatihi olması, birbirinden değerli işler yapmış olmasından dolayı ismi geçen üç ırk mensubu da Selâhaddin-i Eyyûbî’yi kendinden saymıştır. İsteyen Arap, isteyen Kürt isteyen de Türk kabul etsin, o tüm bu ırkî münakaşanın ötesinde iyi bir Müslüman, iyi bir devlet başkanıydı.

Diğer taraftan onun yaşadığı dönemde ilim erbabının, yöneticilerin nesebi sorulmaz; sorulsa yahut bilinse bile ona göre hareket edilmezdi.

Orta Çağ öncülerine “İslâm âlimi”, “İslâm Devlet Başkanı” gibi üst kimlikle hitap edilirdi. Çünkü Abbasîler dâhil sonraki tüm İslâm devletleri hiçbir zaman tek bir ırktan müteşekkil değildi.

Bu durum Nureddin Zengî ve Selâhaddin Eyyûbî için de geçerlidir. Nureddin Zengî’in son zamanları hariç, Selâhaddin Eyyûbî ile çok uyumlu çalıştılar. Selâhaddin, Zengî’nin ölümünden sonra devletin dağılıp parçalanmaması için büyük gayret sarf etti.

Tekrar etmek gerekirse Nureddin Zengî ile Selâhaddin Eyyûbî’nin tarihî rollerini birbirinden ayırmak da çok mümkün değil. Selâhaddin babasının yanında kendi hâlinde mütevazı bir insan iken Nureddin Zengî, komutan olarak Mısır’a gönderdi. Mısır’ın fethi ve Fâtımîlerin ortadan kaldırmasıyla Selâhaddin Eyyûbî, bir anda dikkatleri üstüne çekti.

Mısır’ın fethinden sonra bırakın gururlanmayı, dünya onun gözünde bir hiç oldu. Şükür ve hamd etme aşkı gönlünde dalgalandı. Daha önce yaptığı kötülükleri terk ettiği ve bol bol tövbe etti.

O böyle davranmasına rağmen bazı fitneciler, Selâhaddin’i “sultan olmak istiyor” söylemiyle Nureddin Zengî’ye şikâyet ettiler…

Mısır’ın fethinin akabinde tarihçi Len Paul; “Artık Selâhaddin kendi şahsı ile ilgili olan şeylerde bir düzenlemeye girdi. Hayat prensiplerini sertleştirdi. O her zaman muttaki ve haramdan sakınan biri idi. Bunu daha da katılaştırdı. Dünya zevki sefasını, eğlenceleri ve rahat bir hayat yaşama arzusunu tamamen terk etti. Kendi davranışlarına daha katı kurallar koydu. Arkadaşlarına iyi bir örnek oldu. Bütün çabalarını güçlü bir devlet kurmaya odakladı. O bir yerde şöyle dedi: ‘Allah bana Mısır’ın fethini verince anladım ki Filistin’in, Kudüs’ün fethini de bana nasip edecektir.’ O andan itibaren Selâhaddin’in amacı, ölünceye kadar İslâm’a hizmet etmek ve cihat etmek olmuştur.” der.

MÜCADELE VE CİHADI

Tanıdıklarının kaleminden Sultan Selâhaddin’in cihat aşkı ve heyecanı şu sözlerle tasvir edilir: “Cihat aşkı, onun damarlarında çağlıyordu ve kalbini, kafasını kaplamıştı. Konuşmalarının konusu daima buydu. İşte bu cihat uğruna o, çoluk çocuğundan, sülalesinden, yuvasından ve bütün mal ve mülkünden ayrılmaya razı olmuş ve bir rüzgârın söküp atacağı bir çadırda yaşamaya katlanmıştı.

Yemin edilebilir ki cihat harekâtı başladıktan sonra cihat ve mücahitlere yardım dışında hiçbir yere bir kuruş harcamadı. Cihat anında bir yerden bir yere atının üstünde koşturur, askerleri cihada özendirir, teşvik ederdi. Ordunun arasında dolaşarak “Yâ’lel İslâm (İslâm’a yardıma koşun).” diye bağırır, gözünden yaş akardı.” Tanıyanlar Sultan’ın cihat anlayışını böyle anlatır.

HATIRA

Bir yerde dinledim. Selâhaddin Eyyûbî hakkında şöyle diyordu: Halk onun gülmeyen asık suratlı halini cuma imamına şikâyet etmişler. Bunun üzerine sultanın da olduğu camide imam efendi: “Eğer bir idareci tebaasına karşı güler yüzlü olmaz, onların hâl hatırını sormaz, onlarla ilgilenmezse, onların dua ve ilgisinden mahrum kalır. Hâl böyle olunca onların sevgi, saygısı da yapmacık olur.” der.

Bu sözlerin kendisine söylendiğini anlayan Sultan, cumadan sonra:

“Hocam, hutbedeki ifadenizle galiba beni kastettiniz.” der.

“Evet” diyen hocaya:

“Hocam ilk kıblemiz ve Allah Resul’ünün miraca çıktığı kutlu mekân ecnebilerin elinde iken, Hz. Ömer’in emaneti Kudüs esirken benden nasıl gülmemi isteyebilirsin, isteyebilirler?” der ve ağlamaya başlar.

Bu duygu ve anlayıştan olacak ki Allah Kudüs’ün fethini ona nasip etti. İnsan olmasını istediği bir şeyi candan talep eder ve gereğini yapmaya çalışırsa o iş bir şekilde gerçekleşir. 

Selâhaddin-i Eyyûbî elinde kılıç, durmadan çarpışan bir insan olarak görülmemelidir. Cihadının yanı sıra yeni ilmî çalışmalar ve kurumlar oluşturmuştur. O aynı zamanda şehirlerin imarıyla da meşgul olmuştur. Bu konudaki gayreti de takdire şayandır.

DİNÎ YAŞANTISI

Bir tek namazımı bile cemaatsiz kılmadım diyen Sultan, dinî inançlarına bağlılığının yanı sıra gece namazlarına da ayrıca riayet ederdi. Hac yapmayı çok arzu etmesine rağmen bu vazifesini yapamadığına çok üzülürdü. Kur’an dinlemeyi çok sever, okunurken hep ağlardı.

İbadetlerine ve güzel amellerine ek olarak idarecilik yönü de çok güzeldi. Adaleti, bağışlaması, yumuşak huyluluğu, cömertliği, mertlik ve asaletinin yanı sıra sabır, dürüstlük ve cesaretiyle de insanların beğenisini kazanan iyi bir insandı.

Kudüs’ün fethine geçmeden m i n b e r hatırasına yer vermek istiyorum. Rivayet edilir ki Halep’e bir marangoz minber yapmaktadır. Komşuları ve oradan geçenler “Bu minberi hangi camiye yapıyorsun?” diye sorduklarında marangoz: “Mescid-i Aksâ için yapıyorum” der. Muhatapları “Be adam! Mescid-i Aksâ ecnebilerin elinde!” Dediklerinde marangoz: “İnşallah bir komutan çıkar. Kudüs’ü fetheder ve bu minberi de oraya koyar.” der.

Selâhaddin-i Eyyûbî Kudüs’ü fethinden sonra o minberi Kıble Camii’ne koydu. 1969 yılına kadar orada kaldı. Minberin öyküsünü bilen fanatik bir Yahudi, 69’da minberle beraber mescidi yaktı. Minberin benzeri yapıldı, yerine kondu ve fanus içine alındı. Bu elîm hadiseden sonra İslâm İş Birliği Teşkilatı (İİT) kuruldu.

Her şey danışarak yapılıyor. Nureddin Zengî’nin isteği üzerine babası ve amcasıyla birlikte gittiği Mısır fethedildi.  Bir müddet sonra amcası öldü. Nureddin Zengî ile de görüşerek Mısır’ın yönetimi Selâhaddin Eyyûbî’ye verildi.

Her ne kadar Nureddin Zengî tarafından Mısır’ın yönetimi Selâhaddin Eyyûbî’ye verilmişse de o, yanında komutan olarak bulunan babasına devretmek istedi. “Babacığım, şu andan itibaren Mısır’ın sultanlığı, Mısır mülkünün idaresi senindir. Biz senin hizmetinde olacağız.” dedi.

Babası: “Ey oğul! Allah Teâlâ, seni bu göreve ehil olduğun için seçmiştir, başka sebeple değil. Biz sana tâbi ve bağlı olarak hizmet etmeye hazırız.” diyerek emirlik görevinin oğluna münasip olduğunu ifade etti. Ayrıca oğlu için dua ve niyazda bulundu. Çiçeği burnundaki genç emir, bu durum karşısında mahcup oldu ve asla gururlanmadı.

NUREDDİN ZENGÎ, SELÂHADDİN-İ EYYÛBÎ MÜNASEBETİ

Önemli bir hatırlatma: Selâhaddin, bırakınız Nureddin Zengî’ye isyan etmek yahut saygısızlıkta bulunmak, vefatından sonra yerine geçen on bir yaşındaki oğlu el-Melikü’s-Sâlih İsmâil’e dahi bağlılığını ifade etti. Böyle olmasına rağmen -maalesef- bazı fitnecilerin de etkisiyle yer yer iktidar mücadelesi baş gösterdi.

Şunu unutmamalıyız! Melekten değil tarihi şahsiyetlerden bahsediyoruz. İnsanın olduğu yerde birtakım anlaşmazlıkların olması gayet doğaldır. Bu değerli iki insan arasında da birtakım anlaşmazlıklar vuku bulmuş olabilir. Sonuca baktığımız zaman görürüz ki her ikisinin de ortak hedefi ilây-ı kelimetullahdır. Öyle olduğu için de Allah bu iki insanı muzaffer kıldı.

Zoraki farklılıkları ortaya koymak suretiyle bu mümtaz şahsiyetleri itibarsızlaştırmaya çalışmak doğru bir hareket değildir.  

İki mümtaz şahsiyet, İslâm Ansiklopedisi’nde -özetle- şöyle anlatılır: “Nûreddin Mahmud Zengî ölünce yerine on bir yaşındaki oğlu el-Melikü’s-Sâlih İsmâil geçti. Selâhaddin, el-Melikü’s-Sâlih’e bağlı kaldı ve onun adına hutbe okuttu, para bastırdı. El-Melikü’s-Sâlih devleti idare edecek yaşta olmadığından devlet işlerini yürütecek bir naip veya Atabege ihtiyaç vardı. Bu işe en lâyık kişi olan Selâhaddin’in Mısır’da bulunmasını fırsat bilen Nureddin’in kumandanları Haçlı tehlikesine rağmen el-Melikü’s-Sâlih’in Atabegliğini ele geçirmek için birbirleriyle mücadeleye giriştiler. Nihayet Musul ve Halep’teki kumandanların ittifakıyla Musul’dan Halep’e gelen Sâdeddin Gümüştegin, el-Melikü’s-Sâlih’in Atabegi oldu ve onu Dımaşk’tan alıp Halep’e götürdü.

Sâdeddin Gümüştegin ve taraftarlarından çekinen Şemseddin b. Mukaddem’in emrindeki kumandanlar Selâhaddin’i Dımaşk’a davet ettiler. Bu sırada Yukarı Mısır’da çıkan Kenzüddevle isyanı ve Normanlar’ın İskenderiye çıkartması ile meşgul olan Selâhaddin, isyanı bastırıp Norman donanmasını yenilgiye uğrattıktan sonra Dımaşk’a gitmek için hazırlık yaptı.

Şam’a gelirken Selâhaddin Eyyûbî’nin başlıca iki hedefi vardı:

1- Nureddin Zengî’nin kurduğu devletin dağılmasını önlemek,

2- Haçlılar’ın elinde olan Kudüs’ü ve diğer toprakları kurtarmak.

Selâhaddin Dımaşk’a geldiğinde taraftarlarınca coşkuyla karşılandı. (…)” Şam’da kaldığı süre içerisinde olumsuzlukları gidermeye çalıştı. Bir bölgenin yönetimini el-Melik’e vererek Eyyûbî devletinin tek yöneticisi oldu.

Sultan’ın hükümdarlık dönemi üç grupta toplanır:

a- Mısır Dönemi: Savunma

b- Şam (Suriye) Dönemi: Hazırlık

c- Filistin Dönemi: Taarruz

Bu üç dönemde de Sultan, Haçlıları Filistin ve civar beldelerden çıkartmayı hedefledi.

KUDÜS’ÜN FETHİNE DOĞRU

Devletini kuvvetlendiren Sultan, artık gerekeni yapmalıydı. İlk iş olarak adaleti ve ahlaki tesise çalıştı. Bu iki alanda ciddi mesafe kastettikten sonra İslam birliğini sağladı. Ardından askerî hazırlıklara başladı. Bütün bunlardan sonra Hittîn mevkiinde yapılan savaşı kazandı.

Bu zafer, İslâm dünyasının Selâhaddin’e güvenini artırdı. Bundan dolayı şairler şiirleriyle, âlimler vaazlarıyla sultanı övmeye başladılar.

İmâdeddin İsfahânî: “Hittîn’de onların hükümdarının şerefini yerle bir ettin, küfürlerini bütünüyle ortadan kaldırdın.”

İbnü’s-Sââtî ise şöyle diyecektir: “Üstün gayretlerin, büyük bir fethi süsledi; bu zafer ile müminlerin gözleri nurlandı.”

Hıttîn Savaşı’ndan sonra Kudüs’ün fethi daha da kolaylaştı. Selâhaddin Kudüs’ün fethi esnasında mübarek beldede kan dökülmesin diye çok çaba sarf etti, kısmen de başardı. Şehrin anahtarının teslim edilmesini istedi. Sabırla bekledi. Yaşanan gerçekliği gören, Hıristiyanlar Kudüs’ün anahtarını teslim ettiler. Haçlılar, Kudüs’ü terk ederken çok ciddi tahribat yaptılar.

Kudüs’ün kaybını hazmedemeyen Alman İmparatoru Birinci Friedrich, Fransa Kralı II. Philippe ve İngiltere Kralı Arslan Yürekli Richard 100.000 kişilik bir orduyla dördüncü Haçlı Seferi için harekete geçtiler. Bu savaş Remle Antlaşması’yla neticelendi.

Kendisine tevdi edilen görevi layıkıyla yerine getirmeye çalışan Sultan, mazlum Müslümanların yüzünü güldürdü.

Bir şair, sultanın ölümünden sonra:

“Bizim kendisine samimi bir şekilde itaat ettiğimiz, Allah’ın itaatkâr kulu nerede? O ki faziletleriyle zamanı şereflendirdi. Üstün hasletleriyle, emsallerini geride bıraktı. Bütün ömrünü müdafaası uğrunda tükettiği İslâm dini mensuplarının hükümdarı oldu. (…) Kurtların dine üşüştüğü ve çobanlarının dini kurtlara teslim ettiği bir sırada, İslâm’ı kurtaran ey ulu hükümdar! Âlemlerin Rabbinin rızası ve duası, Selâhaddin-i Eyyûbî üzerine daim olsun.” Diyecektir.

Her fâni gibi o da 27 Safer 589 tarihinde Şam’da vefat etti. Allah’a kulluğu şiar edinen, insana hizmeti ibadet sayan, cihadı hayatının iksiri haline getiren bu aziz Sultan’a rahmet diliyorum.