İnsan, ipi iki uçtan tutan bir cambaz gibidir; bir ucunda arzularının ağırlığı, diğerinde korkularının rüzgârı. Denge dediğimiz şey, düşmemek değil, düşme ihtimaliyle yaşamayı öğrenmektir. Ayaklarının altındaki boşluk, onu hem korkutur hem de diri tutar.
Denge, dış dünyada kurulan bir düzen değil, içte sürdürülen bir müzakeredir. Kalabalıklar içinde yalnız kalabilmekle, yalnızken dağılmamayı aynı anda başarabilmektir. Her gün biraz eksilip biraz çoğalırken, kendini tamamen kaybetmemektir.
Çoğu zaman bir huzur hali sanılır; oysa denge, iç içe geçmiş çatlakların uyumudur. Aynı anda hem güçlü hem kırılgan olabilme cesaretidir. Gecenin en sessiz anında bile zihnin gürültüsünü taşırken, sabaha karşı bir fincan çayın buharında sakinleşebilmektir.
İnsan aynaya baktığında iki yüz görür: biri olmak istediği, diğeri olduğu. Bu iki yüz arasındaki mesafe ne kadar açılırsa, denge o kadar zorlaşır. O mesafeyi kabullenmek, kendinle barışmanın ilk adımıdır.
İnsan, kendi içindeki fırtınayı inkâr etmeden ayakta durabildiğinde dengededir; çünkü bastırılan her duygu, terazinin gizli bir kefesinde ağırlık yapar. Denge, fazlalıkları budamak değil, onlarla yaşamayı öğrenmektir.
Bazen insan, hayatı bir ip gibi gergin hisseder; biraz gevşese her şey dağılacak, biraz daha gerilse kopacaktır. Bu aralıkta yaşamak ustalık ister. Sözler suskunluğa, suskunluk kabullenişe değdiğinde; geçmiş ile gelecek aynı anda omuzlara çöktüğünde insan nefesini ayarlamayı öğrenir. Denge, doğru cevapları bulmak değil, doğru sorularla yaşamayı sürdürebilmektir. Her çelişki, insanın iç haritasına çizilmiş yeni bir yol gibidir; kayboldukça kendine yaklaşır.
Zaman, insanın omzuna konan sabırsız bir kuş gibi kanat çırpar. Her an uçup gidecekmiş hissiyle, insan adımlarını ya hızlandırır ya da donar kalır. Oysa denge, kuşu kovalamak değil, onunla aynı dalda durabilmektir.
Kalp bir terazidir; bir kefesinde sevgi, diğerinde akıl durur. Hangisi ağır basarsa bassın, ibre hiçbir zaman tam ortada sabitlenmez. Çünkü mutlak denge sessizliğe, sessizlik ise yokluğa benzer.
Şehirler bile insan gibi dengede durmaya çalışır. Betonun sertliğiyle gökyüzünün yumuşaklığı arasında sıkışmış binalar, tıpkı düşüncelerimiz gibi yukarı uzanır. İnsan, her gün bu taş ormanlarda yürürken kendi içindeki doğayı da taşımaya çabalar.
Acı, dengenin öğretmenidir. Fazla yaklaştığında yakar, fazla uzaklaştığında anlamsızlaşır. İnsan acıyla arasına doğru mesafeyi koyabildiğinde, yaraları birer pusulaya dönüşür.
Sevinç ise hafif bir rüzgâr gibidir; insanı yerden keser ama savurabilir de. Denge, sevinci bastırmak değil, ayakların hâlâ toprağa değdiğini hatırlamaktır. Uçmayı öğrenirken düşmeyi unutmamaktır.
Denge, varılacak bir durak değil, sürdürülen bir yürüyüştür. İnsan her gün yeniden tartılır, yeniden ayarlanır. Ve belki de insanı insan yapan, bu hiç bitmeyen ayar arayışıdır.
Next