Güç, sadece bir hükmetme aracı değil, insan ruhunun en karanlık dehlizlerinden yankılanan, hem var eden hem de yok eden kadim bir fısıltıdır. Onu anlamak için sadece sosyolojik verilere değil, zihnin kuytu köşelerindeki o titrek mum ışığına bakmak gerekir.

Zihnin içinde inşa edilen ama dış dünyada meyvelerini veren hayali bir kuledir güç. İnsan, acizliğini örtmek için kelimelerden ve tavırlardan bir zırh örer. Bu zırh ne kadar kalınsa, altındaki çocuk o kadar korkmuş ve çıplaktır.

Güç arayışı, aslında bir kaçıştır. Kendi hiçliğiyle yüzleşemeyen ruhun, dünyayı kendine bir ayna yapma çabasıdır.

Güçlü olmak, asla kırılana kadar dayanmak değildir. Hüzünlenince ağlamak, hata yapınca özür dilemek ve muhtaçken yardım istemek, gücün beyazlığını lekelemeyen erdemli davranışlardır.

Bir nesne değil, bir boşluktur güç. Bir boşluğu doldurmaya çalıştıkça, o boşluk daha da derinleşir. Bu arzu, tıpkı denizin suyunu içerek susuzluğunu gidermeye çalışan bir kazazedenin trajedisine benzer. İçtikçe yanan, yandıkça daha fazlasını isteyen bir irade, kendi yıkımının mimarı olur.

Zirve, rüzgarlıdır ve orada nefes almak zordur. Güç, bireyi dikey bir düzleme yerleştirirken yataydaki tüm bağları koparır. Eşitlik bittiği an, samimiyet ölür. Otorite figürü, çevresindeki kalabalığa rağmen mutlak bir sessizliğin içindedir. Çünkü biatın olduğu yerde dostluk, korkunun olduğu yerde ise aşk barınamaz.

Gücü elinde tutan kişi, artık tek bir yüzle yetinemez. Toplumun beklentileri, korkunun yarattığı otorite ve kibrin cilası arasında ruh parçalanır. Her maske, gerçek benlikten koparılan bir parçadır. Sonunda, aynaya baktığında gördüğü şey bir insan değil, bir "makam" veya "sembol" olur. Güç, sahibini yavaş yavaş yiyen bir parazittir.

Bazı insanlar gücü bir zırh gibi kuşanır. Sert, parlak ve soğuktur o. Yaklaşanı uzaklaştırır, dokunanı ürkütür. O zırhın altında ise çoğu zaman ürkek bir kalp, titrek bir ses saklıdır. Güç, bazen korkunun en iyi saklanma biçimidir.

Kibir, gücün en zarif ve en tehlikeli süsüdür. İnsana kendi sesini Tanrı’nın yankısıymış gibi dinletir. Bu evrede hatalar "hikmet", zulümler ise "gereklilik" kılıfına bürünür. Akıl, vicdanın sesini kısmak için muazzam rasyonalizasyonlar üretir. Kendi yalanına inanmak, gücün ulaştığı en uç noktadır.

Gerçek güç, bırakabilme yetisindeyken, sahte güç, sımsıkı tutma mecburiyetidir. Her şeyi kontrol etme arzusu, aslında ölüm korkusunun kristalleşmiş halidir. Kaosu düzene sokma çabası, hayatın akışkanlığına karşı çekilen beyhude bir settir. İnsan, başkalarını yönettiğini sanırken, aslında kendi belirsizlik korkusunun esiri olmuştur.

Bir başkasını yönetebilmek, çoğu zaman kendini yönetememenin örtüsüdür. İnsan, içindeki karmaşayı dışarıya hükmederek susturmak ister. Oysa gerçek güç, iç sesin gürültüsünü yatıştırabilmektir. Sessizlikte kalabilen bir zihin, en yüksek otoritedir.

Başkaları üzerinde kurulan tahakkümle değil, kendi gölgeleriyle barışabilme sanatıyla kendini gösterir hakiki güç. Zira dış dünyadaki krallıklar yıkılırken, insanın kendi iç dünyasında kurduğu adalet terazisi baki kalır.

Güç, doğası gereği geçicidir ama o, kendini ölümsüz sanma hastalığına tutulmuştur. Her yükseliş, kendi içinde bir düşüşün tohumlarını taşır. Bu çöküş, dışarıdan gelen bir darbeden çok, içeride biriken kibrin ağırlığıyla gerçekleşir. Kendi ağırlığını taşıyamayan her yapı, eninde sonunda toprağa dönecektir !