Gençlik, insanın geleceğe en çok inandığı, henüz yaşanmamış günleri kendi elleriyle biçimlendirmek istediği bir mevsimdir. Bu mevsimde hayaller, toprağın altındaki tohumlar gibi sessizce büyür.
Kimi bir bilim insanı olmayı, kimi bir öğretmenin gözlerinde çoğalan umudu, kimi de dünyayı değiştirecek bir fikir üretmeyi düşler. Fakat günümüzün dijital ikliminde bu tohumların üzerine başka bir gölge düşüyor. Sosyal medya fenomenlerinin parıltılı dünyası.
Artık birçok genç, geleceği kendi içindeki yeteneklerin haritasında değil, başkalarının ekranlara yansıyan hayatlarında arıyor. Bir zamanlar başarı, uzun yolların sonunda ulaşılan bir zirveyken bugün birkaç saniyelik görüntünün içine sığdırılabiliyor. Böylece hayaller, derin kökler salmak yerine görünürlüğün rüzgârına kapılan hafif yapraklara dönüşebiliyor.
Sosyal medya, gençlerin önüne sınırsız bir vitrin açıyor fakat bu vitrinde sergilenen hayatların arkasındaki emeği, başarısızlığı, yalnızlığı ve belirsizliği çoğu zaman görünmez kılıyor. Genç bir insan, lüks otomobillerin, pahalı kıyafetlerin, egzotik tatillerin ve binlerce beğeninin arasında dolaşırken kendi hayatını eksik bir hikâye gibi algılayabiliyor.
Bu durum, bireyin kendisini sürekli başkalarıyla kıyaslamasına ve özdeğerini dışarıdan gelen onaylara bağlamasına yol açabiliyor. Başkasının hayatından seçilmiş birkaç parlak kare, gencin kendi hayatındaki sıradan ama kıymetli anların üzerine karanlık bir perde indirebiliyor. Oysa insanın yaşamı, başkalarının vitrinlerine bakarak ölçülecek bir kumaş değildir. Her ruhun kendine özgü bir dokusu, her hayatın kendi içinde saklı bir mevsimi vardır.
Fenomenlik, yalnızca bir meslek ya da gelir kapısı olarak değil, aynı zamanda yeni bir başarı ideali olarak da gençlerin zihninde yer ediniyor. Eskiden çocuklara büyüdüklerinde ne olmak istedikleri sorulduğunda doktor, mühendis, öğretmen ya da sanatçı cevapları duyulurdu. Bugün bu cevapların yanına fenomen olmak, tanınmak ve milyonlara ulaşmak da ekleniyor.
Elbette dijital içerik üreticiliği, yaratıcılık ve girişimcilik bakımından gerçek fırsatlar sunabilir. Sorun, bu alanın bir seçenek olmaktan çıkıp başarının tek ölçüsü gibi algılanmasıdır.
Toplumun ödüllendirdiği değerler, bireylerin hayal kurma biçimlerini de şekillendirir. Görünürlük zenginlikle, takipçi sayısı itibarla, popülerlik mutlulukla eş tutulduğunda gençler kendi yeteneklerini keşfetmek yerine toplumun alkışladığı rollere bürünmeye başlayabilir. Böylece hayaller, insanın içinden yükselen bir ses olmaktan çıkarak kalabalıkların beklentilerine göre yazılmış bir senaryoya dönüşür.
Bu dijital dünyanın en görünmez tehlikelerinden biri, emeğin zamanla değer kaybetmesidir. Çünkü fenomenlerin başarı hikâyeleri çoğu zaman son görüntüden başlar: yüksek gelir, büyük ev, geniş çevre ve kusursuz görünen bir yaşam. Oysa o görüntünün arkasında ne kadar çalışma bulunduğu, başarının ne kadarının tesadüfe dayandığı, ekonomik koşulların ve algoritmaların ne ölçüde etkili olduğu çoğu zaman bilinmez.
Genç zihin, sonuca ulaşan kısa yolu gördüğünde uzun yolun anlamını sorgulamaya başlayabilir. Aylarca ders çalışmak, yıllarca bir meslekte uzmanlaşmak ya da bir sanat dalında ustalaşmak, birkaç saniyede elde edilen şöhretin yanında anlamsız görünebilir. Bu durum, sabır ve gecikmiş ödül karşısında dayanıklılık geliştirmeyi zorlaştırabilir. Oysa hayat, her kapıyı tek bir tuşla açan sihirli bir ekran değildir, bazı kapılar ancak yılların aşındırdığı anahtarlarla açılır.
Bir başka mesele de gencin kimliğini kendi iç dünyasından çok dijital kalabalığın tepkileri üzerinden kurmasıdır. Paylaşılan bir fotoğrafın aldığı beğeni, yayımlanan bir videonun izlenme sayısı ya da takipçi sayısındaki artış, zamanla kişinin kendisini değerlendirme terazisine dönüşebilir. Beğeniler çoğaldığında ruh yükselirken azaldığında aynı ruhun içine kuşku düşebilir. Böyle bir düzende insan, kendisi olmakla kendisini beğendirmek arasındaki ince çizgiyi kaybetme riski taşır.
Başkalarının gözünde var olabilmek için kendi sesini değiştiren genç, bir süre sonra aynaya baktığında yüzünü tanısa bile içindeki insanı tanımakta zorlanabilir. Sürekli seyredilme arzusu, insanı kendi iç sesine yabancılaştırabilir. Oysa kimlik, kalabalıkların önünde sergilenen bir kostüm değil; insanın kimse bakmazken de koruyabildiği içsel hakikattir.
Bütün bunlara rağmen gençleri sosyal medyanın karşısında çaresiz birer kurban olarak görmek de doğru değildir. Dijital dünya, doğru kullanıldığında bilgiye erişmenin, yeni beceriler edinmenin, üretmenin ve farklı dünyalarla tanışmanın güçlü bir aracıdır.
Bir genç, takip ettiği içerik üreticilerinden ilham alabilir, kendi yeteneklerini keşfedebilir ve dijital ortamı gerçek bir mesleki fırsata dönüştürebilir. Burada belirleyici olan, ekranın gencin hayallerine hizmet eden bir araç mı, yoksa hayallerini yöneten bir efendi mi olduğudur.
Ailelerin, eğitimcilerin ve toplumun görevi, gençlere yalnızca ekran süresini azaltmayı öğretmek değil, gördükleri görüntüleri sorgulamayı, başarıyı farklı boyutlarıyla değerlendirmeyi ve kendi yeteneklerinin değerini keşfetmeyi de kazandırmaktır. Çünkü medya okuryazarlığı, yalnızca görüneni anlamak değil, gösterilmeyeni de fark edebilmektir. Gençlerin önüne yalnızca parlak hayatların fotoğrafları değil, emeğin, bilginin, dayanışmanın ve üretmenin gerçek hikâyeleri de konulmalıdır.
Asıl mesele, gençlerin fenomen olmak istemesi değil, geleceği yalnızca fenomenlikten ibaret görmeye başlamasıdır. Her genç, başkasının ışığında parlamak zorunda değildir, kimi bir laboratuvarda insanlığın sorunlarına çözüm ararken, kimi bir sınıfta geleceğin
zihinlerini yetiştirirken, kimi de kimsenin alkışlamadığı bir köşede sanatını olgunlaştırırken dünyaya iz bırakabilir.
Hayatın gerçek büyüklüğü, kaç kişinin bizi izlediğinde değil, kendi varlığımızla neyi değiştirebildiğimizde saklıdır. Sosyal medya bize binlerce pencere açabilir fakat hangi pencereden bakacağımıza, hangi yolda yürüyeceğimize ve hangi hayali büyüteceğimize yine biz karar vermeliyiz.
Gençlere sosyal medyayı bütünüyle yasaklamak yerine, gördükleri içeriklerin arkasındaki ekonomik ilişkileri, reklamları, kurgu ve seçilmiş yaşam görüntülerini sorgulamayı öğretmek gerekir. Çünkü gençlerin geleceğini tehdit eden şey fenomenleri örnek almaları değil, kendi hayatlarının anlamını yalnızca onların hayatlarına bakarak belirlemeleridir. Ekranlar gençlere başka dünyaların kapısını açabilir ancak o kapıdan geçtiklerinde kendi yollarını kaybetmemeleri gerekir.
İnsan, başkalarının hayatını seyretmek için değil, kendi hayatına anlam vermek için dünyaya gelir. Ve belki de gençliğin en büyük cesareti, milyonların baktığı yere bakmak değil, kimsenin henüz görmediği bir geleceği kendi elleriyle kurabilmektir.
Next