İnsan, geleceği göremediğinde zihninin karanlığında kendi korkularına şekil verir. Yapay zekânın hızla gelişmesiyle birlikte bugün birçok insanın zihninde aynı soru dolaşıyor: “Yarın hâlâ bana ihtiyaç olacak mı?”
Bir zamanlar fabrikaların makineleri karşısında hissedilen korku, şimdi bilgisayar ekranlarının ışığında yeniden doğuyor. Fakat bu kez korkulan yalnızca bir makine değil, düşünebilen, yazabilen, hesaplayabilen, üretebilen ve giderek insanın yaptığı işlerin bazılarını üstlenebilen görünmez bir zihin. İnsan, kendi elleriyle kurduğu teknolojinin karşısında ilk kez kendi emeğinin geleceğini sorguluyor.
Mesleğini kaybetme korkusu, aslında çoğu zaman yalnızca işsiz kalma korkusu değildir. İş, modern insan için para kazanmanın ötesinde bir kimliktir. “Ne iş yapıyorsun?” sorusuna verdiğimiz cevap, toplumdaki yerimizi, kendimize bakışımızı ve geleceğe dair güvenimizi de belirler. Bir insan mesleğini kaybetme ihtimaliyle karşılaştığında yalnızca maaşının değil, yıllarca oluşturduğu kimliğinin de sarsılacağından korkabilir. Çünkü yıllarca öğrendiği bilgiler, biriktirdiği deneyimler ve verdiği emek bir anda değersizleşecekmiş gibi görünür. Korkunun en derin yerinde belki de şu soru vardır: “Eğer yaptığım işe artık ihtiyaç yoksa, ben kimim?”
Yapay zekâ bu soruyu daha da büyütüyor, çünkü onun çalışma biçimi insanın alıştığı çalışma düzeninden farklı. İnsan yorulur, unutabilir, hata yapar, dinlenmeye ihtiyaç duyar. Yapay zekâ ise saniyeler içinde büyük miktarda bilgiyi işleyebilir. Bu durum insan zihninde tuhaf bir karşılaştırma yaratıyor.
Bir tarafta yıllarca eğitim almış, geceler boyunca çalışan, deneyim kazanmak için zaman harcayan insan; diğer tarafta birkaç saniyede metin, görüntü, analiz ya da çözüm üretebilen bir sistem… İnsan bazen bu tabloya bakıp kendisini yavaşlamış bir gemi gibi hissedebilir. Fakat burada unutulan şey şudur: Hız, insan olmanın bütün anlamı değildir.
Teknoloji her dönem çalışma hayatını değiştirmiştir. Buhar makineleri, fabrikalar, bilgisayarlar, internet ve otomasyon milyonlarca insanın yaptığı işleri dönüştürdü. Bazı meslekler kaybolurken yenileri ortaya çıktı. Yapay zekâ da bu dönüşümün yeni ve çok güçlü bir aşaması olabilir. Fakat asıl mesele yalnızca hangi mesleklerin ortadan kalkacağı değil, çalışma toplumunun insanı nasıl yeniden şekillendireceğidir.
Eğer toplum yalnızca “daha hızlı, daha ucuz, daha verimli” çalışanı değerli görürse, insan ile makine arasındaki yarış giderek daha acımasız hâle gelebilir. O zaman teknoloji insanı özgürleştiren bir araç olmaktan çıkıp insanın kendisini sürekli kanıtlamak zorunda kaldığı yeni bir ölçüm cihazına dönüşebilir.
Gelecek korkusunun en güçlü yakıtlarından biri belirsizliktir. İnsan ne olacağını bilmediğinde zihni boşlukları çoğu zaman en kötü ihtimallerle doldurur. “Ya işimi kaybedersem?”, “Ya yıllarca okuduğum bölüm gereksiz hâle gelirse?”, “Ya benden daha iyi çalışan bir sistem ortaya çıkarsa?” Bu sorular geceleri zihnin içinde küçük bir saat gibi çalışır. Henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin acısı bugünün içine taşınır. Böylece insan, daha ortada kaybedilmiş bir iş yokken kaybetmiş gibi yas tutmaya başlar. Gelecek henüz gelmemiştir ama korkusu çoktan kapıya dayanmıştır.
Ancak yapay zekânın yükselişine yalnızca “insanın yerini alacak bir güç” olarak bakmak, geleceği tek renge boyamak olur. Çünkü teknolojiler çoğu zaman bazı işleri ortadan kaldırırken başka işlerin doğmasına, mevcut mesleklerin dönüşmesine ve insanın çalışma biçiminin değişmesine yol açar.
Burada yapılması gereken en önemli şey, korkuyu inkâr etmek değil, onu anlamlandırmaktır. “Yapay zekâ hiçbir şeyi değiştirmeyecek.” demek ne kadar gerçekçi değilse, “Bütün meslekler yok olacak.” demek de o kadar kesin değildir.
İnsan belirsizliği kontrol edemediğinde paniğe kapılır fakat belirsizliğin içinde öğrenme ihtimalini gördüğünde korku yavaş yavaş meraka dönüşebilir. Yeni beceriler öğrenmek, teknolojiyi rakip değil araç olarak görmek ve kişinin kendi mesleğindeki insanî yönleri güçlendirmesi bu dönüşümün önemli parçaları olabilir. Geleceğe hazırlanmak, geleceği tamamen bilmek değil, değiştiğinde yeniden öğrenebilecek güce sahip olmaktır.
Asıl tehlike yapay zekânın insanın işini alması değil, insanın kendisini yalnızca yaptığı işle tanımlamasıdır. Eğer bir öğretmen yalnızca ders anlattığı için öğretmense, bir doktor yalnızca teşhis koyduğu için doktorsa, bir yazar yalnızca metin ürettiği için yazarsa teknoloji karşısında yaşanan her değişim kimlik krizine dönüşebilir.
İnsanın mesleğinden daha büyük bir tarafı vardır. İnsan yalnızca üreten bir varlık değil, seven, hatırlayan, sezebilen, yas tutan, merak eden, sorumluluk üstlenen ve anlam arayan bir varlıktır. Teknoloji insanın yaptığı bazı işleri değiştirebilir, fakat insan olmanın bütün hikâyesini tek başına yazamaz.
Geleceğin kapısında bizi bekleyen soru “Yapay zekâ benim işimi elimden alacak mı?” sorusundan biraz daha büyüktür: “Yapay zekâ çağında insan olarak neyi koruyacağız?” Belki korunması gereken şey yalnızca meslekler değil, emeğin onuru, insanın öz değeri, çalışma hakkı ve teknolojinin insan yararına kullanılacağına dair toplumsal sorumluluktur.
Gelecek, insanla makinenin birbirini yok ettiği bir savaş olmak zorunda değildir. İnsan, kendi yaptığı teknolojinin karşısında küçülmek yerine onun sınırlarını, amaçlarını ve ahlaki yönünü belirleyebilir. Çünkü makineler hızlandıkça insanın değerini belirleyen şey belki de daha hızlı çalışmak değil, neden çalıştığını, ne için ürettiğini ve bütün bu teknolojik değişimin içinde nasıl bir insan olarak kalacağını unutmamaktır.
Next