İhtiyar dünyamızdan, ilahlık iddiasında bulunan Nemrut’tan, Firavun’dan tutun da dünyayı ben yarattım edasında bulunanlara; ben olmazsam bu işler olamaz diyen mütekebbir yöneticilere, mademki bu imkân elime geçti istediğim gibi yiyip-içip eğleneyim diyenlere varıncaya dek birçok insan geldi ve gitti.
Bir döneme damgasını vuran, tarihimize “damat” diye geçen Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa/Lale Devri’nden ve Patrona Halil İsyanından bahsetmek istiyorum.
Tarihî olaylardan bahsetmek, illaki birilerini yüceltmek veya tenzil etmek olmamalıdır. Nasıl devlet evraksa, tarih de evrakın yanı sıra belge ve bilgidir. Ben de bu anlayıştan hareketle belge ve bilgiye bağlı kalarak bir çalışma yaptım.
LALE DEVRİ[1]
Tarihte III. Ahmet ve Damat İbrâhim Paşa dönemine “Lale Devri” denir. (1718-1730) Bu devri, Yılmaz Öztuna: “Lale Devri, savaşlardan ihtilallerden bunalan İstanbul’un ve onu taklit eden diğer şehirlerin, Damat İbrâhim Paşa’nın öncülüğünde hayatın maddi zevklerinden yararlandığı dönemdir…” diye tarif eder. Bu devrin öncüsü hiç şüphesiz Damat İbrâhim Paşadır.
III. Ahmet’in 27 yıllık iktidarının son 12 yılına damgasını vuran İbrâhim Paşa, elbette Osmanlıya küçümsenmeyecek yararlı işler yapmıştır. İstanbul başta olmak üzere şehirlerin güzelleşmesi, cami, çeşme ve kervansarayların yapılması, özellikle matbaanın gelmesi, gibi çok değerli hizmetlerin öncülüğünü yaptı. Hatta denizaltı gemisinin yapım ve projesi o dönemde başladı.
Gelişmekte ve yenilikte önümüze geçen Batı’daki gelişmelere ayak uydurma adına, birtakım düzenlemeler bu dönemde başladı. Bunları yürürlüğe koyarken eş zamanlı götürülmesi gereken işlerin bir kısmını ikinci plana itince, halk ihmal edilince istenmeyen olaylar baş gösterdi.
Onun liderliğinde Osmanlı birçok konuda geri dönülmez bir yola girmiş oldu. Edirne Vakasından ders alan padişah, iktidarının ilk yıllarında aldığı bazı tedbirler vasıtasıyla hayli başarılı olmuşsa da bunu sürdüremedi. Bir müddet sonra buhran, müşkülat ve memnuniyetsizlik toplumda egemen olmaya başladı. Hepsinin ötesinde, Lale Devri’yle birlikte Osmanlıda bir sosyete sınıfı oluştu.
Toplumda meydana gelen yozlaşmaya dikkat çeken, rahmetli Ahmet Kabaklı; “Allah İstanbul’u her türlü bela ve afetten korusun. İstanbul, Osmanlı şehirlerinin yüzsuyudur. Ahalisinin tabaka tabaka tespit edilmiş esvapları vardır. Hâl böyle iken bazı yaramaz avratlar, halkı baştan çıkarmak kastı ile sokaklarda süslü püslü gezmeğe, libaslarında türlü yenilikler göstermeğe, kefere avratlarını taklit ederek başlıklarında acayip şekiller yapmağa başlamışlardır.” dediği gibi Sadabat, artık zevk ve sefanın merkezi oldu. Devir; Nedimlerin ve nedimelerin cirit attığı, kâşanelerin yükseldiği, lalelerin binlerce Osmanlı parasına satıldığı, helva sohbetlerinin yapılıp israfın hat safhaya çıktığı, kaplumbağaların üzerine rengârenk mumlar koyarak gezinmeleri, gece âlemlerinin tertiplendiği bir devir hâline geldi
(1) “LALE DEVRİ” ni ilk kim kullanmıştır? Pasarofça Antlaşması’ndan sonra; Yahya Kemal Beyatlı bu döneme “Lale Devri” demiştir. Ahmet Refik Altınay da bu isimle bir kitap yapmıştır. İran’ın dışında savaş yapılmayan bu dönem iç huzur bakımından Türk tarihinin BAHTİYAR devrelerindendir. Sadece iki yangın ve bir deprem olmuştur.
Önceki padişahların başına gelenleri unutan, bırakın daha öncekileri hemen kendinden önceki amcası II. Mustafa’nın başına geleni unutan III. Ahmet, kendisine bu zevkleri yaşatan, sevgili veziri ve damadı İbrâhim Paşa’ya teşekkür ediyordu. Ediyordu etmesine; ama ihmal ettikleri halkın ne yaptığını ne düşündüğünü, hepsinden öte nasıl geçindiğini belki de akına bile getirmiyordu.
Padişah ve vezirinin hazırladığı, Sadabat eğlenceleri için dönemin ünlü şairi Nedim; yaltakçı, güldürücü, eğlendirici, içki işreti çağrıştıran ve tensel duyguları kamçılayan şiirler okunuyordu. Halkın mutsuzluğuna mukabil, kendileri oldukça mutluydu.
Padişah ve veziri eğlence yerlerine gitmek için vakit ayırıyordu. Eğlence yerlerinde padişah ve vezirinin varlığı arzu ediliyordu. Onun için şair Nedim: “Hangi gün teşrif eder şahım deyü can atmada/Gel Şerefâbâd’ı gör şevketli hünkârım hele…” diyor, padişah da mübarek bedenini eğlence merkezlerinden esirgemiyordu. Fırsat buldukça eğlence yerlerini şereflendiriyordu. (!)
İHTİLALA GİDEN YOL
1. Sefahat
2. Matbaa (28 Çelebizade Sait Efendi, ilk matbaayı 1727 tarihinde açtı. O yıllarda sadece İstanbul’da 90 bin hattat vardı.)
3. Kaybedilen İran savaşı
4. Savaşmak istemeyen padişah
5. Asker olmayan sadrazam
6. Tebriz’in çil çil altınlarla satıldığı meselesi gibi olaylar, muhtemel olumsuz gidişin belirtisiydi. Bu ve buna benzer olaylar ağızdan ağıza dolaşıyor/dolaştırılıyor.
İSYAN VE SARAY ERKÂNI
Sadabat eğlenceleri devam ededursun, her şeyin bir zevali (sonu) bir de bedeli vardır. Fakruzarûret içerisinde yaşayan halk, diğer tarafta küçük bir zümrenin zevkusefa içinde yaşamları! Bu gidişat halkta olduğu gibi ulemada de rahatsızlık meydana getiriyordu. Buna bir son verme zamanının geldiğine inanılıyordu. Rahatsız olan büyük kitlenin, içten içe kızgınlığı nefrete, nefreti öfkeye, öfkesi de isyana dönüştü. Kaçınılmaz son “Patrona Halil İsyanı” meydana geldi.
İsyan dalgası; Payitahtın hemen her tarafında dalga dalga yayılıyordu. İsyancılar, kıyam hareketini, özellikle tatil olan perşembe gününe denk getirdiler. Aynı gün padişah, veziri, kız kardeşi Hatice Sultan ve saray erkânı Üsküdar taraflarına gezintiye çıkmışlardı.
İsyanı önleyecek olan yeniçeri ağası ise isyancıların tehdidine boyun eğmiş olduğundan, yaşananlara göz yumuyordu. Ağa, Üsküdar’a geçerek olayı padişaha haber verdi. Haber verirken de işin çok ciddi boyutta olmadığını, kontrol edilebilecek boyutta olduğunu ifade etti. Hadiseyi küçümseyerek önlem alınmasının önüne geçti.
Buna rağmen padişah, vezir ve Hatice Sultan hayli tartışmalı toplantının ardından sağlıklı bir karar alamadılar. Karar alınamamasının en büyük sebeplerinden biri de padişahın öteden beri Hatice Sultan’ın gölgesinde kalmasıdır. Padişah, mütereddit tavrını burada da gösterdi. Gidip gitmeme konusunda karar veremedi. Hadiseyi panik içinde gözlemlemenin dışında bir şey yapmadı.
Yukarda ifade ettiğim gibi durumun vahametini anlayan İbrâhim Paşa, isyanı bastırmak için oluşturulacak ekibin başına bizzat geçerek bu işi bitirmeyi düşündü; fakat ulema çok sayıda Müslüman kanı dökülür endişesiyle bu işe fetva vermedi. Saray erkânının bu kararsız tutumu da isyancıların gittikçe cesaretlenmesine sebep oldu.
İSYANCILAR
İsyancıların içinde de tereddütlü olanları vardı. İsyanın ilk günü akşam, dağılanlar dahi oldu. Bu arada devreye giren Patrona[1], bir kısmını tehdit ederek bir kısmına da muhtelif vaatlerde bulunarak dağılmayı önlemeye çalıştı.
Diğer taraftan isyancılar, esnafı tehdit ederek isyana katılmalarını sağlamaya çalıştılar. Öteden beri yaşanan olaylar ve gelir dengesizliğinden şikâyetçi olan esnaf da kepenk kapatarak isyancılara katıldı. Esnafın katılımı isyancıların sayısını artırıp cesaretlendirirken Saray cephesini de kaygılandırmıştır. Bir yerde artık iş çığırından çıkmış, isyan maksadına ulaşmıştır.
İkinci günde de kimsenin üzerlerine gelmediğini gören isyancılar, cesaretle işe sarıldılar. Artık her şey kendilerinin istediği şekilde gidiyordu. Yapılanların şeriata uygun olduğunu gösterme adına; Kudüs Kadılığından mâzûl (azledilmiş) Samancızâde Efendi’yi cemiyetlerine dâhil ettiler. Müderris İbrahim Efendi’yi de İstanbul Kadısı olarak nasp edip ondan da fetva aldılar.
(2)Patrona Halil; Arnavutluk’un Horpeşte kasabasında doğdu. “Patrona” lakabını, bu isimli bir gemide tayfa olarak çalıştığı için aldı. Hatta gemide çıkarttığı bir isyandan dolayı idama mahkûm olmuş, son anda ipten alınmıştır.
Patrona Halil bazı kaynaklarda hayatı karışık ve karanlık bir insan gibi gösterilmesinin yanı sıra, bazı yorumculara göre de ayaktakımı, gece gündüz içen (şaribül leyli ve’n-nehar) bir ayyaş, sıradan bir hamam kellahıdır. Mesleği olmayıp seyyar satıcılık yapan biridir.
Kimilerine göre ise; İslâm’a mugayir yapılan işlerden rahatsız olan ve bu yüzden ulema ile istişare ederek kıyam harekâtını sevki idare eden kıymetli bir insandır.
Yaşantısından, canı tez biri olduğu, bu yüzden de birileri tarafından kullanıldığı ifade edilmektedir… Hiç şüphesiz en baskın özelliği korkusuz ve cengâver oluşudur.
Anlaşılan o ki isyandan sonra kısmî bir iki hadisenin dışında kayda değer yağma olayları yaşanmamıştır. Bu da bize Patrona Halil’in, cengâver ve iyi hatipliğinin yanı sıra, halkı peşinden sürükleyebilecek, dirayet ve kudrete sahip birisi olduğunu gösterir.
Evet, olaya kimin nereden baktığıyla alakalı…
PATRONANIN AKIBETİ
İsyandan bir müddet sonra I. Mahmut, Patrona’yı huzuruna çağırarak: “Senin için ne yapabilirim?” diye sorar. Patrona: “Seni tahta oturmuş görmekle benim en büyük arzum gerçekleşti. Benim hisseme bundan böyle alçaltıcı bir ölümün düşeceğini biliyorum. Lakin eski vezirler tarafından konulmuş ve halka çok ağır gelen vergiler ile malikâne usulünün kaldırılmasını istiyorum.” demiştir.
Korktuğunun başına geleceğini bilen Patrona, “Benim için İstanbul’da kıyama kalkacak on bin Arnavut’un olduğunu bilmenizi isterim.” şeklinde tehdit etmeyi de ihmal etmez.
Patrona’nın isteğini derhâl yerine getiren padişah, onun tahakkümünden ve buyurgan tutumundan kurtulmak için, ona: a) Büyük bir memuriyet vererek merkezden uzaklaştırmayı düşünür. b) Gene bir gün bu maksatla kendisine vazife teklifinde bulunur. Meseleyi hemen anlayan Patrona: “Ne rütbede ne de makamda gözüm yoktur. Ben memleket için çalışıyorum.” diyerek reddeder. c) Ayrıca padişahın, yeniçeri ağasıyla gönderdiği 100 bin altını alıp istediği yere gitmesi konusundaki yapılan teklifi de yeniçeri ağasını azarlayarak reddeder.
d) Uygun bir zamanı kollayan padişah, görev verme bahanesiyle Pâyitaht’a çağırdığı Patrona ve yakın arkadaşlarını orada öldürerek bu işten kurtulur.
Hani atalarımızın söylediği güzel bir söz vardır ya: “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.” görüldüğü gibi, bir şekilde burada veya ahirette çıkıyor. Yapanın yaptığı yanına kâr kalmıyor. Dolayısıyla, insan söylediğini ve yaptığını, sonunu düşünerek söylemeli ve yapmalıdır!
Son çare olarak Hanedan, sancak-ı şerifi çıkararak ahalinin altında toplanmasını istediler. Buna da isyancıların tehdidi ve insanların gönülsüzlüğü eklenince kimse gelmedi. Bundan da bir netice çıkmayınca artık medet umulacak bir yol kalmadı.
Bir Fransız tarihçi bu olayı şöyle izah ediyor: “Vezirlerde sultanı ahaliye gösterecek kadar metanet olsaydı, belki ahalinin padişahlarına karşı olan korku ve hürmetleri dolayısıyla asileri dağıtmak mümkün olabilirdi. Bu sırada asilerin miktarı üç-dört bin kişiden fazla değildi. Fakat padişahın kararsızlığı ve hatta asilerden ne istediklerini soracak kadar zaaf göstermesi, Hükümet’in perişanlığını ortaya koydu ve asiler bundan cesaret buldular…”
İsyanın nasıl neticeleneceğini bilemeyen yüksek rütbeli askerlerden bazısı gözden kaybolurken diğerleri de isyancılarla beraber hareket ediyordu.
Üsküdar’dan payitahta gelen saray erkânı, fikir kargaşası içindeydi! Ne yapacağını bilememenin şaşkınlığı içindeydi. Bu arada isyancılarla anlaşan Zülali Hasan Efendi, saraya giderek deyim yerindeyse kaosun devam etmesine ve alınması muhtemel bir kararın önüne geçmeye çalıştı. Belki de tarihî hata denebilecek bir husus da Fransız tarihçinin de değindiği gibi, hükûmetin isyancılardan ne istediklerini sormasıdır. Bu yaklaşım, isyancıları iyiden iyiye güçlü kılmıştır. Artık kontrol isyancılardaydı.
Padişah, odasına çekilerek damadı dâhil kimseyle görüşmüyordu. Ulema, damadın azli için padişaha baskı yapıyordu. Kıyamın bir an evvel neticeye varmasını isteyen isyancılar ise Sarây-ı Hümayun’a gelen suyu kesmişlerdi. Saray’da tam bir panik havası hakimdi.
Artık sıra isyancıların ne yapacaklarına ne isteyeceklerine kalmıştı. Başarılarının farkında olan isyancılar şartlarını sıralamaya başladılar:
İlk olarak: “Padişahımızdan her veçhile hoşnuduz; lakin devletlerine zarar ve hıyanetleri olan şu dört kişiyi (Listenin başında; Damat İbrâhim Paşa, Paşa’nın damatları, Kaymak Mustafa Paşa, sadaret kethüdası Mehmed Paşa, Şeyhülislâm Abdullah Efendi) iki saate kadar bize teslim edin…” (…ne acımasız ve buyurgan tavır!..)
İkinci olarak: Yekûnu 37 kişiyi bulan ölüm listesini padişaha gönderdiler...
İSYAN VE DAMAT İBRÂHİM PAŞA
Damat İbrâhim Paşa o kadar iffetli, hayırsever, iyi ve adil bir adamdı ki gerek vezirler gerek ilmiye sınıfı ondan çok memnundu. Memnuniyetsizlik daha çok alt tabakada ortaya çıkıyordu. O tabakadan da birtakım düşman edinmişti. Sadece alt tabakadan mı, birini göreve getirmediğinden, diğerini görevden aldığından eski İstanbul Kadısı Zülâlîzade Ahmet Efendi ile Ayasofya Vaizi İspirîzade Hasan Efendi de İbrâhim Paşa’nın baş düşmanlarıydı. Onların bu durumlarını bilmesine rağmen paşa, sürgüne bile göndermemişti.
Son yapılan Almanya savaşından sonra yeniçerilerden ümidini kesen İbrâhim Paşa, yeni bir ordu kurmak gerektiğine inanıyordu. Bunu hissettiklerinden mi bilinmez yeniçeri ocağı da paşaya çok sıcak bakmıyordu.
Diğer taraftan Lale Devri’nin imar çalışmaları (kasır, çeşme vs.) ve zevki sefası, birçok muhalifin dikkatle takip ettiği bir başka durumdu.
Tam da böyle bir ortamda Tebriz’in Nadir Han’ın eline düştüğü ve şehirdeki Sünnîlerin kılıçtan geçirildiği haberinin İstanbul’a erişmesi, ihtilal hayali kuranları bir hayli sevindirdi.
Ciddi suçlamalardan biri de padişahı savaşa götürmek istememesi, onu oyalaması, buna bağlı olarak İran fütuhatını Nâdir Şah’a sattığı, oradan aldığı altınlarla kasırları yaptırdığı vs. Paşayı suçlayanların iddiasına göre, saraylar ağzına kadar haram mallarla doluydu. Belki de en kötü iddialardan biri de herhangi bir çarpışma olmadan Tebriz Beylerbeyi Veziri Çavuşbaşı Kara Mustafa Paşa’nın, Tebriz’i terk etmesidir. Bunun da paşanın gizli emriyle olduğuna dair iddialar vardı.
III. Ahmet ve Damat İbrâhim Paşa’nın Lale Devri, hep sefahatle anılacaktır. Elbette koskoca dönemi hep böyle göstermek haksızlık olur. Yukarıda da zikrettiğim gibi hayli olumlu işler de olmuştur. İş çığırından çıkmaya görsün, artık hiçbir şeyin önemi kalmıyor.
Olayın gidişini ve kendini bekleyen akıbeti gören Sadrazam, Padişah için şöyle seslenir:
“Ben zaten ölümle emrolundum; lakin velinimetimin (padişahımızın) ‘hal’ edilmemesine çare düşünelim.”
DAMAT’IN SERVETİ
Padişah, kendisiyle görüşmeyi kesip kapı arasına gönderdiği İbrâhim Paşa’nın, mal beyanı istedi. O da:
“…Hazinedarımda on iki bin kiselik zulta ve iki sandık altın ve yalıda dahi iki sandık altın ve derûn-ı hazinemde bulunan taş odada, bakırdan mebni on iki sandık altınım…” var.
Padişah’ın mal beyanında bulunmasının sebebi; malları isyancılara vererek canını kurtarıp sürgüne göndermekti. Ama bu mümkün olmadı. İsyancılar taleplerinden vazgeçmediler.
Buna göre önce üç vezir, (Kaptan-ı Derya Mustafa Paşa, Kethüda Mehmed Paşa ve Damat İbrâhim Paşa) idam edilerek asilere teslim edildi. İsyancılar, onlara tanınmayacak şekle gelinceye kadar işkence ettiler, sokaklarda sürüdüler. Sonra da halkın görebileceği bir yere astılar.
Bu arada İbrâhim Paşa yerine Körükçübaşı Manol’ün öldürülüp gönderildiği şayiasının ardından onun cesedini tekrar saraya gönderdiler. O olduğu belli olunca da insanlık dışı muameleyle linç ettiler. Parçalanmış cesedini toplayarak İstanbul/Şehzadebaşı’nda bir mezara koydular. Her fâni gibi o da öldü.
İBRÂHİM PAŞA SARAYA NASIL GİRDİ?
Padişaha bu kadar sadakat gösteren İbrâhim Paşa için birçok olumlu-olumsuz yorum yapılmaktadır. Tarih onun hükmünü vermiştir. Kendisi de hesabını yüce Yaratıcıya verecektir.
Saraya nasıl geldiği, gelirken nasıl yol takip ettiği, geldikten sonra nasıl ayak oyunlarıyla insanları saraydan uzaklaştırdığı, yakınlarını saraya yerleştirip onları nasıl mal mülk sahibi yaptığı, gibi birçok sorunun cevabını tarih kitaplarından okumak mümkün. Hakkında yazılanların tamamını burada tekrarlamamız zaten mümkün değil.
Şu hadise sanırım bizlere onun konumu ve yaptıkları hakkında ipucu verecektir. Bir defasında Üçüncü Mustafa İbrahim Paşa’nın torunu İbrahim Bey’e: “Senin deden (Damat İbrâhim Paşa) pek kalleş bir herif idi. Babama (III. Ahmet) her zaman torba torba altın getirip verir, babam da eniştenizin elini öpün diye bize emrederdi…”
DESTAN
Perşembe günü koptu büyük galebe
Otağlarım oldu cümle harabe
Leşimi çıkardı beylik araba
Üryan olup kaldığıma ağlarım…
On üç yıldır ben de ettim vezaret
Bunca evkaf yaptım, ettim akaret
Layık mıdır bana bunca hakaret
Hakaretle öldüğüme ağlarım…
Varın söyleyin oğlum giysin karayı
Çıraklarım gitsin beni arayı
Harap olsun Üsküdar’ın Sarayı
Düşmanlara kaldığına ağlarım…
İmdat edin bana kırklar yediler
İbrâhim Paşa’yı maktul dediler
Leşimi cümle köpekler yediler
Namazım kılınmadığına ağlarım…
Üsküdar’a geçip üç ay oturdum
Divan sürüp cümle işim bitirdim
Zorbalar işittim aklım, yitirdim
Sultan Ahmet girdi benim kanıma
İzniyle öldüğüme ağlarım…
(Esirci Başı)
Hakkında; Enver Behnan Şapolyo’nun “Ayşim”, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun “Patronalılar” ve Reşat Ekrem Koçu’nun yazdığı “Esircibaşı” isimli romanları okunmalıdır. Okunacak kitaplar sadece bunlar değil daha çok sayıda kitap ve makale yazılmıştır. İbrâhim Paşa, tarihimizin renkli simalarındandır.
HATİCE SULTAN
Yukarıda kısmen izah ettiğim gibi III. Ahmet’in kız kardeşi Hatice Sultan, Padişah’ın üzerinde oldukça etkiliydi. Alınan ve alınacak kararlarda mutlaka görüşüne başvurulurdu. Bu da çoğu zaman padişahın net karar almasına mâni oluyordu. Deyim yerindeyse sultan onsuz karar alamadığı gibi aldığı kararı da mutlaka ona danışırdı.
Hatice Sultan’ın kocası Hasan Paşa 10 ay sadrazamlık yaptı. Daha sonra İzmit’e gönderildi! Hatice Sultan onunla gitmedi, sarayda yaşamayı tercih etti. Padişah’ın ablasıdır.
III. AHMET[1]
III. Ahmet, tahta geçtiğinde 29 yaşındaydı. Annesi Emetullah Rabia Gülnûş Valide Sultan’dır.
Hattat ve şair olan padişah şiirlerini Necip mahlasıyla yazardı. Paraya ve eğlenceye düşkün olduğu söylenmektedir.
Olan olduktan, isyan neticelendikten sonra padişah, isyancılara: “Siz yeter ki isteyiniz.” damadımı değil canlı, size öldürür de veririm dedi. Nitekim öldürdüğü damadını ve yakınlarını öküz arabasına koyarak isyancılara gönderdi. Padişahın bütün hesabı kendinin daha fazla tahta kalması üzerineydi… Bütün bu çabasına rağmen isyancılar, bir türlü
(3) III. Ahmet’ten önceki padişah II. Mustafa, idareyi Sadrazam’a bırakarak Edirne’de yaşamaya başlamış. Baş gösteren yanlış uygulamalardan dolayı, halk Edirne’ye kadar yürümüş ve Padişah’ı halletmişler.
dağılmıyordu. Padişah bunun üzerine, dağılmaları için Zülâlî Hasan Efendi ve İspirîzâde Ahmed Efendi’yle, çok miktarda para anlaşma yapmak üzere bir heyet gönderdi. Giden heyet döndüğünde getirdikleri haber can sıkıcıydı. Kendilerine kötülük yapacağını düşündükleri padişahın hallini (tahtan alınmasını) istiyorlardı. Fakat bu hal haberini padişaha kimin vereceği tartışma konusu oldu.
Haber verecek olanın hem sarayı hem isyancıları idare eden Zülâlî Hasan ve İspirîzâde Ahmed Efendi en iyi iki isimdi. Padişah’ın hiç mi hiç hoşuna gitmeyecek haberi, Ayasofya Camii’nin vaizi Şeyh İspirîzâde Ahmed Efendi üstlendi: “Padişahım siz saltanattan çekilmedikçe bu kıyamın nihayet bulması ve isyancıların dağılmaları muhaldir…” dedi.
NASİHAT VE BİAT
Padişah, işin sonunun geldiğini anladı. Artık koltukta kalmak için direnmenin bir anlamı yoktu. Daha fazla işi yokuşa sürmeden hemen oracıkta, yeğeni Şehzade Mahmut’u çağırarak alnından öptü ve şu nasihatte bulundu:
“…sakın vezirine teslim olma; daima ahvalini gözden geçir. Beş on sene birini vezarette tutma. Merhamet sahibi ol. Sahaveti (cömertliği) elden bırakma. Tasarrufa dikkat et. Ele itimat etme kendin gör… İşte babanın ve benim ahvalim sana nasihat için kâfidir… İşlerini ihtiyar, umur görmüş, dindar insanlara tevdi eyle. Sırrını asla her adama ve hatta evladına dahi ifşa etme…” Yeğeni de onun elini öptükten sonra biat işlemi başladı.
27 sene gibi uzun bir müddet padişahlık yapan III. Ahmet, yerini yeğeni I. Mahmut’a bıraktı.
SONUÇ OLARAK
Yukarıda zikrettiğim gibi tarih “belge”, “bilgi”, ve “obje” dir. Her ne kadar böyle olsa da tarihte mutlak objektiflik yoktur. Her tarihçi, yaşanmış ve yapılmış olaylara kısmen de olsa kişisel ve ideolojik görüşünü bir şekilde katmıştır. Bu da gayet insani bir şeydir. Ben de Damat İbrahim Paşa hakkında yaptığım kısa araştırmamda, yazılı mevcut kitapları esas aldım. Osmanlı tarihinde önemli yeri olan, “Lale Devri” diye bilinen bir döneme açıklık getirmeye çalıştım. Hüküm vermedim. İfade ettiğim gibi belki bazı konularda fazla subjektif yorum yapmış olabilirim!
Gözüken o ki idare eden, idare ettiği kesimi daima görüp gözetmesini bilmelidir. Kendi içine kapanır, ahaliyi ihmal ederse, ahali bu ihmalin hesabını bir şekilde sorar.
Sosyolojide en önemli ve en zor olay değişimdir. İnsan alıştığı/alıştırıldığı adetlerinden bir anda vazgeçemez. Hemen her konuda olduğu gibi değişim ve yeniliklerin uygulanmasında tedriciliğe çok dikkat edilmelidir.
Ben yaptım oldu mantığı ile hareket eden idareciler, tarih boyunca ağır bedeller ödemiştir. Kamu vicdanı denen bir husus vardır. Bu kanatılmamalıdır. Şayet kanarsa dindirilmesi zordur. İdareciler, zulme varmayan sertliğini, acizliğe varmayan yumuşaklığını her daim göstermesini bilmelidir. Bir kesim açlıktan inlerken diğer bir kesimin servet sahibi olması, sefahate dalması toplumsal dengeyi bozar. Bu da kırılmaya, bozulmaya, isyana dönüşür. Patrona Halil İsyanına da böyle bakılabilir!
Ahmet Belada
KAYNAKLAR
1. Patrona İsyanı, Doç. Dr. M. Münir Aktepe, İst. Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1958.
2. Çadırdan Saraya Saraydan Sürgüne OSMANLI, Nazım Tektaş.
3. Osmanlı’nın Kayıp Atlası, Ufuk Kitap, İst. 2005, Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler Timaş Yay., İst. 2005; Osmanlı İnsanlığın Son Adası, Ufuk Kitap, İst. 2004, Mustafa Armağan.
Next