Kültür hayatımızın manevi mimarlarından biri de Hacı Bektaş-ı Velî’dir. Görüşleri, düşünceleri ve yaşayışı hakkında birbirinden farklı değerlendirmelerin yapıldığı Hacı Bektaş-ı Velî’nin Türk İslam medeniyetindeki yeri oldukça önemlidir. Belki de bu yüzden çok sayıda kitaplar yazılıp, bilgi şölenleri düzenlendi. Hakkında birçok menkıbe uydurulan Hacı Bektaş-ı Velî’nin oldukça gizemli bir hayatı vardır.
Belki de yaşadığı dönemin kaotik ortamından belki de yazılı belgelerin azlığından, doğumu ve ölümü hakkında farklı görüşler mevcut. Mevcut kayıtlara göre 606/1209’da Nişabur’da doğup 669/1270’te Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde vefat etmiştir.
Gelibolulu Mustafa Ali’ye göre Hacı Bektaş-ı Velî’nin asıl adı Muhammed’dir. Ancak o “Bektâş” adıyla ünlenmiştir. Bektaş, dost olan zât demektir.
Niçin ‘Hacı’ denmiştir? Hacı unvanının verilmesiyle ilgili şöyle bir menkıbe anlatılır. Şeyhi olduğu söylenen Lokman-ı Perende, hac için gittiği Arafat’a dua etmek için kıbleye doğru döndüğü esnada yanındaki müritlerine; “yaranlar bugün arife günüdür. Şimdi bizim ellerde yemek pişirilir.” der. Bu söz, Allah’ın kudretiyle Bektaş’a malûm olur. O esnada şeyhin evinde de yemekler pişiriliyormuş. Bektaş, pişen yemeklerden hemen bir tepsi yemeği aldığı gibi, Arafat’taki şeyhine sunuverir!
Lokman-ı Perende Nişabur’a döndüğü zaman, Bektaş’ın bu kerametinden bahseder ve ona, “Hacı” lakabını verir. Kendisi bizzat hacca gittiği için bu unvanı almamıştır.
Tasavvuftaki konumundan dolayı da “veli” denmiştir.
Sağlığında yeterince tanınmayan Pir’in şöhreti, ölümünden sonra olmuştur. Türk ve Acem diyarı başta olmak üzere Müslümanlara ezoterik hal ve hareketler hep cazip gelmiştir. Bu yüzden Hacı Bektaş-ı Veli’nin tanınması da anlatılan menkıbelerden sonra olmuştur.
Yukarda da kısmen bahsettiğim gibi Anadolu Selçukluları döneminde meşhur Babaî hareketine katılan, yeniçeri ocağının kuruluşuna tesir edecek olan Hacı Bektaş-ı Velî, dönemin kaynaklarında çok bahsedilmez. Çok değil hiç bahsedilmez.
Baba İshak’a mürit olur. Babaî isyanlarına katılır. Baba İshak’ın çok sayıda halifesi olmasına rağmen, hepsinin arasından yalnızca Hacı Bektaş-ı Velî şöhret bulmuştur. Dolayısıyla ondan bahseden kaynaklar birbiriyle çelişir vaziyettedir. Tanınması da birbiriyle çelişen o kaynaklar vasıtasıyla olmuştur.
Hacı Bektaş-ı Velî, “Horasan Erenleri” diye bilinen Kalenderiye akımına mensup sofilerden birisi olarak kabul edilir. Sekizinci yüzyılda Cengiz Han’ın istilası istila esnasındaki yıkım ve katliamlarından dolayı, birçok insanla beraber derviş göçü de meydana gelmiş. Hacı Bektaş da kuvvetle muhtemeldir ki Haydarî dervişlerinden biri olarak Anadolu’ya gelmiştir. Bu gelişi yalnız olmayıp kendine bağlı Türkmen aşiretiyle birlikte olmuştur. Anadolu’nun İslamlaşması için gayret ettiğinden bahsedilir.
Âşıkpaşazâde Anadolu’ya gelişiyle ilgili Sefine-i Evliya’da şu bilgiye yer vermektedir: “Hacı Bektaş-ı Velî, Horasan’dan, kardeşi Menteş’le beraber Sivas’a oradan Kırşehir’e oradan da Kayseri’ye gelmiştir. Kardeşi Menteş, Kayseri’den Sivas’a giderken şehit oldu. Hacı Bektaş, Kayseri’den Sulucakarahöyük (Nevşehir/Hacıbektaş) nam mahallesine gelmiş, Hatun Ana’yı kendine kız edinmiş, orada Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur. Kendi, bir meczûb-ı büdelâ, azizdi. Şeyhlikten fariğdi.”
Hacı Bektaş-ı Velî’nin Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesini neden seçtiğiyle ilgili de şöyle bir yorum yapılmaktadır: Babaî İsyanından sonra Selçuklu hanedanının takip ettiği siyasi tavır veyahut büyük şehirlerdeki insanların gereksiz eleştirilerinden ve anlamsız tartışmalarından uzak kalmak için burayı (Sulucakarahöyük) seçmiştir.
HAC-I BEKTAŞ’IN SEYYİDLİĞİ
Hacı Bektaş-ı Velî hakkındaki tartışmalardan biri de onun Şia (İmâmiyye-İsnâaşeriyye) mezhebine mensup olup olmadığıdır. Velâyetname isimli eserde onun İmam Mûsâ Kazım soyuna nispet edilerek hem bir Seyyid hem de Şiî mutasavvıf olarak takdim edilir. Soy olarak da şöyle sıralanır:
- Hacı Bektaş,
- Seyyid Muhammed İbrâhim es-Sani,
- Mûsâ es-Sani,
- İbrahim Mükerrem el-Mücab,
- Mûsâ Kazım,
- Ca‘fer es-Sâdık,
- Muhammed Bâkır,
- Zeynel Abidin,
- Hz. Hüseyin,
- Hz. Ali,
- Hz. Muhammed. (s.a.s.)
Bu konuda, çeşitli kaynaklardan aldığı bilgileri değerlendiren Abdulbaki Gölpınarlı: “Aliyyü’r-Rıza’nın şehadetiyle Hacı Bektaş’ın ölümü arasında dört yüz altmış iki (462) yıl vardır. Bu kadar uzun bir zamanı yalnızca Hacı Bektaş, babası ve dedesi doldurabilir.” diyerek bunun mümkün olamayacağını söyler. Oysa yukarıdaki silsile zinciri Bektaşî ananesine göre olup Hz. Ali’ye bağlanması ilmî olarak mümkün görünmemektedir. Bunun devrin geleneğine uyularak “seyyidlik” sıfatının verilmesi isteğinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Oysa Hacı Bektaş-ı Velî’nin yaşadığı 13. yy. Anadolu’sunda İmâmiye mezhebi mevcudiyetine dair herhangi bir ipucuna rastlanmaz. Varsa da oldukça etkisiz durumdaydı. Bu görüş, Velâyetname’nin kaleme alındığı 15. yüzyıl sonlarında buralarda hissedilmeye başlanan İmâmiyye’nin etkisinde kalınarak ortaya çıkmış olabilir.
Bektaşilik 16. yüzyılda İmâmiyye’nin tesiriyle kurulmuştur. Bugün Hacı Bektaş-ı Velî’nin böyle bir kimliğe (seyyidlik) nispet edilmesi "Alevî-Bektaşî” çevrelerince tereddütsüz bir şekilde kabul görmektedir.
BEKTAŞÎ TARİKATI
Bektaşilikten başka hiçbir tarikatın pîri bu derece yüceltilmemiş, güçlü bir kutsallığın konusu olmamıştır. Bu tarz yüceltmeden olacak ki Hacı Bektaş-ı Velî’nin menkıbevi, hatta menkıbeden de öte mitolojik yönü baskın gelmeye başlamıştır. Tabii ki, Hacı Bektaş-ı Velî’nin böyle bir kutsallık kazanmasının asıl sebebi de Abdal Mûsâ’dır.
Tarihte Osman ve Orhan Gazi’nin hizmetine giren Abdal Mûsâ, onlarla fetihlere gitmiş, imtiyazlarından yararlanarak büyük faydalar sağlamıştır. Her fırsatta, başta gaziler ve şairler olmak üzere birçok kimseye Hacı Bektaş-ı Velî’nin menkıbelerini anlatma fırsatı bulmuştur. Hâliyle toplumda, Pîre karşı büyük bir hayranlık uyanmıştır. 16. yüzyılda Haydarîlik’ten ayrılan Balım Sultan, Osmanlı hanedanının da desteğini almak suretiyle, Bektaşilik tarikatını, Hacı Bektaş-ı Velî’nin adını kullanarak -onun adına- kurmuştur. Bektaşiliğin Yesevîlik’le de herhangi bir alakası yoktur.
II. Bayezid Anadolu Türk Kızılbaş ve Bektaşî hayranlarını Şiî tehlikesinden korumak maksadıyla Balım Sultan’ı Anadolu’ya gönderdi. Balım Sultan’ın vazifesi Anadolu Alevîlerini Şiilikten korumaktı. Aynı zamanda Hacı Bektaş hakkında uydurulan asılsız isnatları yok etmeye çalışacaktı. Hünkâr’ın hiç evlenmediğini, Timurtaş’ın ise manevi evladı olduğunu ileri süren Balım Sultan’dır. “Ona göre önemli olan Pîrin yolunu izlemektir.” diyordu. Diyordu demesine, ama 16. yüzyılda yaşanan gelişmelerle beraber tarikat; çelebiler ve babaganlar olmak üzere iki kola ayrıldı:
- Çelebilere Hacı Bektaş soyundan geldikleri düşüncesiyle “bel evladı”,
- Babaganlara da Hacı Bektaş’ın yolunu sürdürmeye verdikleri önem nedeniyle “yol evladı” olarak adlandırılmaktadır. Nitekim cem ayinlerinde dedenin sağında bel evladı, solunda yol evladı oturur.
BEKTAŞÎLİK’İN İTİKADI
Bu konuda Sefine-i Evliya yazarı şöyle demektedir: “(Bektaşilik) Ehl-i sünnet ve’l-cemâat mezhebinden hariçtir. Ser-â-pâ hurafât ile mâlîdir. (Tamamen hurefe ile dopdoludur.) Dinin amelî kısmına nâzır ibâdâtı tamamen ber-taraf etmişlerdir. İlmî olan kısmını birtakım te’vîlât-ı bâtıla ve i’tikadat-ı sahife ile doldurmuşlar ve sûret-i kat’iyyede tarîk-i hakikatten uzaklaştıkları gibi…” der ve devam eder.
Hafız Yusuf Cemil Ararat; Hacı Bektaş-ı Velî’nin “Bektaşilik” diye bir tarikat kurmadığını, ölümünden sonra Balım Sultan’ın kurduğunu ifade etmiştir. Bunun üzerine de şu manzumeyi yazmıştır:
“Etmedi vaz’ı tarikat Hacı Bektâş-ı Velî
İrtihali çünki “Bektaşîyye” lafzında celi
Halk-ı âlem ihtiramen anmasından namını
Kurdu bir iblis Bektaşî tarik-i damını
Kırşehir’de bir ziyaretgahdır makberleri
Balım’ın tahtessera ka’r-ı cehennemdir yeri.
HİKMETLİ SÖZLERİ
· “Şimdi, azizim bir damla içki, bir kuyuya damladığı için takva ehli kavlince o kuyunun suyunu hep arıtmak gerekmiş. O suyun döküldüğü yerde biten otu, bir koyun otladığı için eti haram oldu. Sebep için de şeytan fiili olmasıdır.
· Vay sana ki içinde kibir ve haset (kıskançlık), cimrilik, düşmanlık, tamah, öfke, gıybet, kahkaha (şamata) ve maskaralık ile bunlar gibi daha nice şeytan fiili varsa, suyla yıkanıp nasıl arınacaksın?”
· “Ariflerin aslı sudandır ve bunlar marifet taifesidir. Su hem kendisi temizdir hem de temizleyicidir. Bu sebeple arif de hem temiz olmalı hem de temizleyici...”
· “Geceleri ses, uzağa gider; gündüzleri gitmez. Bunun sebebi, insanoğlu geceleri dünya günahından arınır; sesi engelleyen perde az olur, ses uzağa gider. Fakat gündüz günahlar birikir, perde olur, bunun için de ses uzağa gitmez.” “Âdem’e, (a.s.) cehennem içinde bile olmayan azabı cennet içinde verdim. İbrâhim’e (as.) cennet içinde bile olmayan bahçeyi, ateş içinde verdim. Lanetli Firavun’u Nil Irmağı’nda gark ettim ve Mûsâ’yı (as.) ondan kurtardım...”
DEĞERLENDİRME
Hacı Bektaş-ı Velî’nin menkıbevi yönü, mitoloji hâline getirilişi o büyük şahsiyetin İslâmî kimliğini ve hassasiyetini maalesef gölgelemiştir. Lehinde söylenen, yazılan abartılı hususlar insanların kafalarının karışmasına sebep olmuştur. Bundan dolayı ya övülmüş ya da yerilmiştir. Meselâ: Abdest suyunu içen bir kadının hamile kalarak ikiz doğum yapması, kendi cenazesini kendisinin defnetmesi gibi…
Okuduğum eserlerde gördüm ki ne erişilmez bir evliya ne de sıradan birisidir. Lakin halk arasında bir deyim vardır ya; “Şeyh uçmaz, mürit uçurur.” diye. İşte bu zat için de yapılan, bundan başka bir şey değildir. İşin en ilginç yönü; doğumunu, eğitimini, gelişimini detaylı şekilde anlatan dönemine ait veya kendine ait mufassal bir eser de mevcut değildir. Ancak kendisinden sonra kaleme alınan bazı eserler onun hakkında bilgi vermektedir. Kendine ait olduğu söylenen “Makalât”ın ise bizzat kendisinin kaleme almadığı o öldükten sonra müritleri/talebeleri tarafından kaleme alındığı söylenmektedir. Ayrıca Makalât’ın dışında kendine nispet edilen şu eserler de aynı Makalât gibidir: “Kitabu’l Fevaid”, “Nasihat-ı Hacı Bektaş-ı Velî”, “Risale”, “Tefsir-i Fatiha”, “Şathıyye”, “Şerh-i Besmele.”
Şunu ifade etmeliyiz ki doğru olan, Hacı Bektaş-ı Velî’nin gerçek bir Allah dostu, salih bir kimse olduğudur. Çünkü açtığı çığır herkesin malumudur. Yalnız ona muhib olan bazı kimselerin onun hakkında mübalağaya varan söz ve davranışlarda bulunmaları, onu olduğundan fazla büyütmez. Ona nispet edilen, ama alakası olmayan bazı yanlış telakkiler de onu küçültmeyecektir.
Unutmamalıyız ki bizim için ölçü Hz. Peygamber’dir. O, kendisini öven sahabeye: “Beni fazla övmeyin. Ben Abdullah’ın yetimi Muhammed’im. Yalnız sizden farkım, bana vahyin gelmesidir.”, kendisi için ayağa kalkanlara da: “Başkalarının krallarına yaptığı gibi tazimde bulunmayın.” dediği gibi. Türk tasavvuf tarihinde önemli bir yeri olan ve adına kurulan Bektaşilik tarikatı ise “Eline, beline, diline hâkim ol.” düsturuyla yıllarca insanlığı doğruluğa çağırdı.
Yeniçeriliğin kaldırıldığı 1826 yılında Bektaşî tekkeleri de aslî özelliğini kaybettiği düşüncesinden hareketle kapatıldı. Malları müsadere edilerek Nakşî dergâhına bağışlandı… Buna rağmen tarikat, günümüze kadar değişik vesilelerle mevcudiyetini sürdürdü.
Bektaşiliğin ilk kuruluş yıllarındaki sadeliğini ve güzelliğini koruduğunu ifade etmek elbette çok zordur. Bırakın zorluğu hatta imkânsızdır.
Tarikatlar, İslâmî kurallara uygun olup olmadıklarına göre değerlendirilir; eğer İslâm’a uygunluk arz etmiyorsa o tarikata bidat ve hurafe karışmış demektir. Müslüman da buna dikkat etmelidir.
İnsanlığın iyiliği için gayret ettiğini düşündüğüm den Hacı Bektaş-ı Velî’ye, Allah’tan rahmet diliyorum. Ahmet Belada
------------------0----------------
Kaynaklar:
1. Makalât, s.15, T. Diyanet Vakfı Mayıs: 2011 Prof. Dr. Ali Yılmaz, Prof. Dr. Mehmet Akkuş, Dr. Ali Öztürk.
2. Veliler Ordusundan 333-Halkadan Pırıltılar, N. Fazıl Kısakürek, s 307.
3. Velâyetnâme, Alevî-Bektaşî Klasikleri (TDV.) S. 35.
4. Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi, 14. Cilt.
5. Alevîlik Kızılbaşlık Tarihi, Dr. Ali Yaman; İst. 2007, Nokta kitap Yay. S.108-109.
6. Makalât, Prof. Dr. Esad Coşan, (Hüseyin Özbay), Kültür Bakanlığı Klasik Türk Eserleri/10.
7. Uyur İdik Uyardılar, Irene Melikoff, Demos yayınları, İst. 2009
8. Sefîne-i Evliyâ, Osmanzâde Hüseyin Vassaf, c.1, a.g.e.
Next