Tarihimiz ve dilimize Yahya Kemal’le beraber “Lale” ve “Sadabad” terimlerini kazandıran müverrih* Ahmet Refik Altınay, 1882 yılı şubat ayında İstanbul/Beşiktaş’ta Valideçeşme semtinde dünyaya geldi. Doğduğu yere bakarak, Ahmet Refik’i İstanbullu zannetmek yanlıştır. Babası, Sultan Abdülaziz’in vekilharcı** Ürgüplü Ahmet Ağa'dır. Dolayısıyla Altınay, baba tarafından Ürgüplüdür. Büyük babası da Hacı Mehmet Ağadır. İlçede bir sokağa onun adı verildi. Ürgüp’te Ahmet Refik Altınay’in soyuna Kürlükçü Oğulları denir.

Altınay, ilköğrenimini Vişnezade Sıbyan Mektebi’nde, orta öğrenimini Beşiktaş Askeri Rüştiyesi ve Kuleli Askeri İdadisinde okudu. 1898 yılında Harp Okulu'ndan piyade birincisi olarak mezun oldu. Küçük yaşta teğmen çıktığı için kıtaya gönderilmeyip öğretmen sınıfında bırakıldı. Toptaşı ve Soğukçeşme Askeri Ortaokullarında 4 yıl süre ile coğrafya öğretmenliği yaptı. 1902 yılında Harp Okulunda Fransızca, 1908 yılında da tarih öğretmenliği yaptı.

Altınay, geniş aydın zümreye hitap eden, yurdumuzda modern tarihçiliği başlatan tarihçiler arasında anılmaktadır. Avrupa tarihçiliğini tanıtan, ilk defa Osmanlı arşiv belgelerini geniş ölçüde kullanan ve yayınlayan, Silahtar Tarihi gibi önemli belgeleri bilimsel yayına hazırlayan, ilginç konular üzerinde birçok orijinal incelemelerle tarihimizi aydınlatan, yalınız siyasi tarihle değil, sosyal ve ekonomik tarihle ilgilenen bir tarihçi olarak modern Türk tarihinin kurucularındandır.

Ne yazık ki, ittihatçı olması, onun hayatında talihsizliklere sebep olmuştur. İnsan kimin yanında olacağına iyi karar vermeli, verdikten sonra da kararlılığını sürdürmelidir. Zira o yaftadan kurtulmak zor oluyor. Nitekim Ahmet Refik’te daha sonra ittihatçılığından pişman olacak hatta tavır alacaktır. Lakin düşmanları bunu da beğenmez. Hatta bunu ‘zemanecilik’ döneklik olarak nitelediler. Bu halinden ötürü epeyce bir müddet Türk Tarih Kurumu’na alınmadı. Hatta Darülfünundaki derslerine bu sebepten son verildiği bilinir. Mustafa Kemal Paşa, sırf bu tutumundan dolayı kendine soğuk bakmış, Büyükada’daki milletin içinde küçük düşürmüştür. Başka bir zaman karşılaştıklarında o durumu düzeltmeye çalışmışsa da bir kere gönlü kırıldı.

YAZARLIĞI

Bütün kalem sahipleri ahu bakış, gümüş gerdan, nazlı endam içinde şiirler yazarken, ona Çallı İbrahim (Ada’da ömrünün büyük bir kısmını beraber geçirdikleri ressam) için kasideler yazdırmış resimler yaptırmıştır. Kuvvetli bir iradeye sahipti. İstediğinde on iki saat bir şey yemez-içmez, tarihi yazılar yazardı. Altınay, öğretmenlik tecrübesini zaman içinde daha geniş kitlelere hitap etme ve okumayı sevdirme isteğine dönüştürdü.

Öğretmenlik yaptığı yıllarda bazı gazete ve mecmualarda yazılar yayınlamaya başladı. O artık tarihçi, şair ve gazetecidir… İlk kitabı; “Hz. Muhammed’in Gazaları” bunu, “Osmanlı Kumandanları”,“Sahafâi-i Muzafferiyaât-ı Osmâniye”, “Lala Şahin”, “Timurtaş”, “Gedik Ahmet”, “Özdemiroğlu Osman”, “Damat İbrahim” ve “Tiryaki Hasan Paşa” biyografileri takip etti.

II. Meşrutiyet’in ilanına kadar "İrtika", "Malumat", "Hazine-i Fünun", "Mecmua-i Ebuzziya” gibi dergilerde makaleler yayımladı; “Tercüman-ı Hakikat” ve “Millet” gazetelerinde başyazarlık yaptı. Meşrutiyet’in ilanından sonra “İkdam”, “Peyam” gibi gazetelerde yazılarını yayımladı. İkdam’da günlük olarak tefrika ettiği yazıları onun “müverrih” olarak tanınmasında etkili oldu.

ASKERİ YAŞAMI

Hiç kimseyi gücendirmeyen, onun dostluğuna itimat etmiş olanların da hiçbir zaman aldanmadığı Ahmet Refik Bey, 1909 yılında tarihi araştırmalar için bir heyetle birlikte Fransa'ya gitti. Paris Hazine-i Evrakını bu gezi sayesinde yakından tanıma imkânı buldu. Elde ettiği bilgileri, Osmanlı Hazine-i Evrakını tanımak için kullandı. Yine bu gezide tarih anlayışını etkileyen kimi Fransız tarihçilerle tanıştı. Ayrıca Batı tarzı tarih yayıncılığını Fransız tarihçi E. Lavisse ve A. Rambaud’u okuyarak başladı.

1909 yılında Erkan-ı Harp Yayın Şubesinde görevlendirildi ve Askeri Mecmua’yı yönetti. Dergide, Osmanlı savaşları ve askerliğine dair yazılar yazdı. Aynı yıl, o zamanki adı “Tarihi Osmani Encümeni” *** olan Türk Tarih Encümeni’ne üye seçildi. İlk icraatlarından biri encümen üyeleri Devlet Arşivlerinde araştırma yapma izni almaları olmuştur. Bunun başını da A. Refik Altınay çekti.

Prof. Dr. Halil İnalcık: “Başkan Abdurrahman Şeref, Kubbe Altında saklanan Topkapı Sarayı Arşivi’ni görmeye gitmiş. Bu arşivde üst üste sandık ve torbaların siyah külçeler haline geldiğini görmüştür. Yaşasaydı, 80 yıl sonra bazı koleksiyonların hala aynı olduğunu görecekti. Belgeler, 518 arabayla taşınmış, 200 arabalık belge sarayda kalmış. Bu arşivler, devletimizin en önemli temellerinden biri ve bilim dünyasında geleceğinin en değerli bilgi hazinesidir. Yıllar sonra bir tarihçi şöyle demiştir; ‘bu arşivi bana verin, Osmanlı İmparatorluğunu bir kültür imparatorluğu olarak yeni baştan kurayım’.

10 yıl müddetince Başkanlığını yürüten Abdurrahman Şeref Bey’in ölümü üzerine başkanlığa Ahmet Refik geçti. Aynı yıl Başkanlık görevini Fuat Köprülüye devretti. Bu devir işleminde Altunay ile Köprülü arasındaki anlaşmazlığın sebep olduğu söylenmektedir. Bahsedilen anlaşmazlığa rağmen muasır bu iki bilim insanı birbirinin kıymetini her daim takdir etmiştir. Mesela Fuat Köprülü; “…İşte bu Hazine-i Evrak vesikaları, vakayinamelerin bıraktığı derin bir boşluğu doldurmak itibariyle fevkalade kıymetlidir. Onlar sayesinde hayatın muhtelif tecellilerini ve bilhassa iktisadi ve mali hayata dair birçok meseleleri aydınlatmalı kabil olacaktır… Ahmet Refik Bey’in içtimai tarihimizi aydınlatacak bu gibi vesikaları toplayıp neşretmesi büyük bir hizmettir. Başka tarihçilerimizin de bu türlü faaliyetlerde bulunmalarını, milli tarih tetkikatından inkişafı için, şiddetle temenni ederiz.” Diyerek büyük bir kadirşinaslık göstermiştir. Mümkün olsa da hepimiz kızdığımız insanların da yaptıkları iyilikleri itiraf, takdir edebilsek!

Tarih Kurumunun yayın organı Tarihi Osmani Encümeni Mecmuasında bilimsel çalışmalarını yayınladı. Bu çalışmanın akabinde altı ciltlik “Büyük Tarihi Umumi” kitabını yayımladı. İkdam’da “Geçmiş Asırlarda Osmanlı Hayatı” adlı dizi ile tefrika ettiği yazılarını da kitaplaştırdı.

1912 yılında Balkan Savaşı'nda Askeri Sansür Müfettişi oldu. 1913 yılında gözleri bozuk olduğu için yüzbaşı iken emekliye ayrıldı. I. Dünya Savaşı nedeniyle orduya tekrar çağırılana değin öğretmenlik ve gazetecilik yaptı. I. Dünya Savaşı’nda ordunun isteği ile Türkiye-Rusya ilişkilerine dair yazılar yazan Altınay, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yı ihanetle suçlayan bir yazısı nedeniyle “arpa saman memuriyeti” gibi bir görevle Ulukışla’ya gönderildi. Bir yerde Sadrazam Said Halim Paşa’nın hışmına uğradı.

1915’te Eskişehir’e Askeri Sevk Komisyonu Başkanı olarak görevlendirildi. Sürgünde, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa hakkında incelemelerde bulundu. “Lale Devri” isimli kitabı o zaman yazdı. Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna ilişkin araştırmalar yaptı. Hastalığı nedeniyle kısa süre sonra yeniden İstanbul’a döndü. Hazine-i Evrak’ ta (arşiv) çalışarak eski İstanbul yaşantısına dair belgeler topladı. Bu belgeleri daha sonra kitaplaştırdı.

Savaşın sonlarında Ermeni Soykırımı Raporu için Avrupa’dan gelen bir gazeteci heyete Doğu Anadolu gezisinde eşlik etti. Trabzon, Kars, Ardahan Artvin, Batum, Erzincan ve Erzurum’u kapsayan bu geziyi “Kafkas Yollarında” isimli kitapta topladı. Ayrıca gezi sırasında tuttuğu notlar telgraflarla Osmanlı Devleti tarafından Avrupa’ya duyuruldu.

Savaş sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması karşısında Türkçülüğü benimsedi. Köprülüzade Fuat, Ziya Gökalp ve Necmeddin Sadık Beylerle birlikte İttihat ve Terakki’nin resmi sözcülüğünü üstlenen “Yeni Mecmua” da çalıştı.

HAKKINDA SÖYLENENLER

Feridun Kandemir’le yapılan bir röportaj:

“Eyvah Baskına uğradık!” Büyükada’daki kâşanesinin kendi eliyle tanzim edilmiş güzel bahçesinde henüz işini bitirmiş, üstü başı toz toprak içinde, dinlenmeğe hazırlanıyordu ki, kapının eşiğinde bizi gördü.

Yakalandık desene! Bu sabah sanki içime doğdu; alayım başımı gidip Beyazıt Kütüphanesi’ne kapanayım dedim. Ama sen daha atik davranmışsın… E… söyle bakalım ne olacak şimdi. (Kanepeye yan yana kurulduk)

Konuşacağız Hocam…

S. Hocam sizce tarih nedir?

Durdu;

C. Ne demek istiyorsun yani?

S. Tarih nedir… İlim mi, sanat mı?

C. Hah… Şimdi oldu… Tarih sanattır… Ve ilim onun yardımcısıdır. Gabriyel Hanoto da (Erudition tarih değildir. Tarih sanattır) der. Erudition tarihe malzeme hazırlar. O malzeme ile de müverrih binayı kurar ve asırlardan sonra gelen nesillerin gözlerinde geçmişi canlandırır…

S. Yazdığınız Osmanlı tarihinde yerli olarak en beğendiğiniz sima hangisidir?

C. Orhan Bey… Gazi Hünkâr Yıldırım… Koca Murad Gazi… Bir de Fatih… Bir de Yavuz. Ondan sonrakileri anmaya bile değmez.

S. Ya kadınlardan Hocam?

Yüzünü buruşturarak cevap verdi:

C. Hiç birisi hoşuma gitmez!

Ben bunların hepsiyle yazılarımda alay etmişimdir… Hepsi ecnebi yahu…

Alay ederim bunlarla… Osmanlı tarihinde bir Türk kadını görmedim ki… Yalnız Yavuz’dan evvelkiler içinde Rum kızları olmakla beraber Anadolu kızları da vardı. Gülçiçek Hatunlar, Gülbahar Hatunlar, Nefise Hatunlar gibi… Bunlar hep güzel Anadolu’muzun kızlarıydı… Ve Hürrem Sultanla başlayan felâket sona kadar gitti.

S. Üstada, nasıl çalıştığını, nasıl yazdığını soruyorum.

C. Tarihi en doğru olarak yazmaya çalışırım… Diyor. Vicdanım kanaat etmezse tek satır yazmam. Tahrif edilen şey benim kafamdan geçmez… Vesikaya istinat ederek yazılan tarih biraz sanatla süslenmelidir. Tarih mâzinin romanıdır, roman da halin tarihidir. Bütün ilim adamlarının mesaisi geçmiş zamanları canlandırmak etrafında toplanıyor. Kitabeler, müstehaseler, kütüphaneler, araştırmalar… Hep maziyi aydınlatıp bugünkü insanlara göstermektir. O zamanlar topraklardan nasıl istifade edildiğini, ne biçim geçinildiğini anlatmak içindir. Meselâ; Almanların Bağdat şimendiferini yaptırmaları Bağdat’ın servetine göz dikmelerindendir. Ve bütün Alman ilim adamları yıllarca hep Bağdat ile uğraştılar. Fırat ve Dicle’nin etrafında dolaştılar, orada topraktan yüzde ne kadar mahsul alınabileceğini hesap ettiler, durdular. Yani her memleketin ilim adamı yurdunun politikasını gütmek vazifesiyle yükümlüdür. Ben de bunu güzelce anlamışımdır ve bu yolda çalışıyorum.

(Bir lâhza durdu, sonra gülümseyerek sözünü tamamladı)

Vakıa ihtiyar olduk, ama onu da hiç zannetmiyorum, daha ihtiyarlığa bir hayli vakit olsa gerek… Ölünceye kadar yapacağım iş budur benim…

S. Müverrih Seignobos’tan başka üzerinizde tesir yapan olmadı mı?”

İsyan eden bir tavırla yerinde doğruldu:

C. Yahu sen adama nefes aldırmıyorsun… Biraz dur canım, bu ne azap böyle… Sonra gönlümü almak ister gibi yine söze başladı: Şarl Dil’in Figures Bizantin’i okuduktan sonra da onun gibi portreler yazmağa başladım. Ondan sonra aldı, yürüdü, yazan yazana… Hâlâ da yazıyorlar…

Hoca omzunu tutarak bana biraz daha sokuldu ve bir sır verir gibi konuştu:

Fakat ne dersin… Çallı’ya (ressam İbrahim Çallı) o kadar tarih öğretmeğe çalıştım, kafası almadı gitti. Benim kitapları nasılsa okumuş, bir gün bahsetti: (Hoca be… -dedi- bu Orhan Bey Fatih’in babası mıdır? Benim aklımda öyle kalmış) sus… sus -dedim ona- tarih senin nene gerek… Sonra bayağı kızdım da. Yahu senin hiçbir şeyden haberin yok, diyecek oldum… Boynunu büktü de; (Öyle, haberim yok… Yanlış söylersem sen düzelt) deyiverdi.

Ahmet Refik ılık bahar gününe açılan pencereye dalan gözlerini bana çevirerek eski günleri anlatıyor:

--Şu Şişli’deki Mecidiyeköy’ünü kuran babam Ürgüplü Ahmet Ağadır… Şimdi Yahya Efendi de… Anamı da onun koynuna gömdüm… İşte ben orada, yağmur demez, çamur, kar, fırtına demez her gün yayan Beşiktaş’taki askerî rüştiye mektebine giderdim. Orada çalışır dururdum, bir şeyler öğrenmeye çabalardım… Öğrendim mi, öğrenmedim mi hâlâ farkında değilim.

Ve birden aklına yine Çallı geliyor:

Şimdi de Çallı’dan, onun ilminden istifade ederek öğrenmeye çalışıyorum…

Ve şen bir kahkaha daha atarak, devam ediyor:

O, ilme yanaşmadığı için galiba biz de sıfırıyet kalacağız. Moskova’ya gitti, demişlerdi, ne yalan söyleyeyim, pek keyiflenmiştim… Eh, belki bir şeyler öğrenir de gelir, bana da anlatır, istifade ederim demiştim. Döndü geldi, sırtında kürkü ile Beyoğlu caddesinde dolaştığını işitince ürktüm, ödüm koptu.

Hoca firara davranırken bir başka soru yetiştiriyorum:

--Edebiyata merakım mı?... –diyor- Mecidiyeköy’den Beşiktaş’a gidip gelirken Ahmet Rasim ile Mehmet Celâl’i okurdum. Ve onun yazısı çıkan mecmualara boyuna mektuplar yazar (Ahmet Rasim’in yazılarını isteriz) der dururdum. Andelip, Ahmet Rasim için (aşüfte) derdi. Çünkü Üstat bir kapandı mı aylar meydana çıkmazdı. Kâh Papazın bağı, kâh bir Nigâr’ın kucağı… Koydunsa bul Ahmet Rasim’i…

Mülâzım (teğmen) çıktıktan sonra ‘Malûmat Gazetesi’ne gittim, Rasim ile orada tanıştım ve Ahmet Rasim’i çok sevdim… Demek bize de sonunda içmek ve geçmek mukaddermiş!.. Yine bir gün Ahmet Rasim ile Malûmat matbaasında oturuyorduk… Dur… Dur…

Hoca kırıla kırıla gülüyor… Ve kahkaha kırıntıları arasında sesi güç duyuluyor:

Meğer o zaman Çallı da o matbaada müvezzi imiş… Hiç haberim yoktu vallahi… Sonradan öğrendim… Onun ne marifetleri vardır bilsen… Arzuhalcilik de yapmış…

Kahkaha, dinen bir fırtına gibi yavaş yavaş sönüyor;

Ahmet Rasim hem ağlıyor hem yazıyordu… Ertesi sabah bu yazısını okudum, meğer Kitabe-i gammış. Ahmet Rasim’in ruhunu Kitabe-i gamdan anlamak lâzımdır. O, onun yüreğinin acısıdır. Kitabe-i gamdan sonra artık tarihe daldı… Ve… Hiçbir kadın sevmedi.

Sözünü kesiyorum:

--Sen sevdin mi hocam?..

Ellerini havaya kaldırıyor, gözlerini açıyor:

--Bin defa… On bin defa sevdim. Ben serapa aşığım…

Ve kanepeye yaslanarak, fısıldar gibi, o kadar yavaş, sorduğumu tekrar ediyor:

--Aşklarım mı?.. Benim aşklarım, öyle mi?.. Peki. Artık serbest konuşabilirim, kalbimin hikâyelerini söyleyebilirim:

Bak irticalen söylüyorum:

Bilmem ki hangisi gönül yıldızı

Biri samurdur, biri Râb kızı

Bunu birkaç defa tekrar ediyor, sonra beğenmiyor:

--Olmadı… Olmadı… Sil onu…

--Ya bundan sonra hocam?

--Bir genç kız seveceğim… Ama onun da beni sevmesi lâzım. Öyle bir hale geldik ki, kız beni sevmezse bende onu sevmem.

--Severse?

-Severse başımda taşırım. (…)

Ahmet Refik’e arkadaş olarak kimi sevdiğini sormak gafletinde bulunuyorum. Boynunu büküyor, büzülüyor, bir suç itiraf eder gibi, ellerini yavaşça açıyor:

--Çallı!

Diyor ve ilâve ediyor:

--Ruhen ve kalben biriz. Ben onun sanatını da severim, ama o benim ilmimi sevmez… Fakat yine beni sever…

--Yazdığınız şarkılar arasında en çok hangisini seversiniz?

--Ahmet Rasim’in beğendiğini… Bir gün bunu ona okumuştum… Dinledi, hiç sesini çıkarmadı. Ertesi gün Surp Agoptaki Gülistan birahanesine gittim. Bahardı, karanfiller, güller açmıştı… Ben Çallı’nın çok sevdiği Alman bağından henüz dönmüştüm. Baktım Ahmet Rasim arkadaşlarıyla ötede oturuyor. Tam o sırada yine Çallı’nın ahbabı Rus önüme bir demet karanfil koydu. Garsona verdim, Ahmet Rasim’e gönderdim… Zavallı Rasim… Başını çevirdi, şöyle gözlüğünün altında tatlı tatlı gülümsedi… Fırladım, yanına gittim. Yirmi dört kişilik saz şimdi bir onun, bir benim şarkımı çalıyor…

İşte o sırada Ahmet Rasim bana:

--Hani dün bana bir şarkı okumuştun, bir daha okusana… -dedi- Pek beğendim onu. Derhal hatırıma geldi ve okudum:

Olmasaydın sen, gözüm görmezdi hiç dünyada şevk,

Vuslatın bir başka âlem, hasretin bir başka zevk

Bûseden sermest edersin, neşeden hicrana sevk

Vuslatın bir başka âlem, hasretin bir başka zevk

Sînenin aksiyle her bir sunduğun mey nûrdur

Saçların her dem perîşan, gözlerin mahmûrdur

Elde bâde, âşıkın hem mest hem meşhurdur

Vuslatın bir başka âlem, hasretin bir başka zevk

Hasan Âli Yücel; Tarihçi olarak kendisinden çok istifade ettiğini söyleyen Yücel, der ki: “Ahmet Refik’te tarih, sade bir roman, bir şey öğretme vasıtası olmakla da kalmamıştır. Sarahatle ifade etmediği günlük fikirlerini ve tenkitlerini Osmanlı tarihinden aldığı konularla söylemeye pek meraklıydı. Belediye’yi mi tenkit edecek, Üçüncü Mehmet devrinde ihtisap ağası bilmem ne ağa diye bir makale yazar; orada halkın odun kömür sıkıntısından bahseder, geçmiş günleri göz önüne getirerek içinde saklı kalan itirazları maziye söyletirdi. Bilhassa Birinci Dünya Savaşı içinde halkı kasıp kavuran ihtikârı böyle hatırlatıcı makalelerle kendince tenkit etmiştir. Edebiyatta telmihi melih, telmihi kabih gibi sanatlara bir üçüncüsünü ilave etti: Telmihi tarih.”

Vâlâ Nureddin; Hoca’nın Babıâli’nin, mürekkep kokan, bir yönden nankör, çiçek iken koklayan, solmaya yüz tutunca kökünden söküp atan Ankara Caddesinden kalem arkadaşı. Hakkında: ‘Bazen bir eser okursunuz; çok hoşunuza gider, kendi kendinize: Ah şunun müellifini görebilseydim…’ diye düşünürsünüz.

Karşınızda hayalen canlandırdığınız şahsiyet belki Fuzûlî’dir, belki Nedim’dir. Belki Naima’dır, belki Evliya Çelebi’dir… yahut Ziya Paşa, Tevfik Fikret…

Sonra, garp müellifleri, Victor Hugo, Shakespeare ve daha bin bir isim.

Hayatta kendileriyle karşılaşsaydınız, ne kadar merak, tecessüs ve hürmet duyardınız. Bunlar hakkında ihtifaller yapılıyor. Heykeller dikiliyor yahut dikilecek. Merasimler için avuç dolusu para sarf olunuyor.

Fakat bugün de aramızda yaşayan birçok bu kabil insanlar vardır. Ve vardı. Meselâ: Abdülhak Hâmid, şayet bir asır evvel yaşasaydı, bir Fuzûlî, bir Nedim kadar merakımızı cezbetmeyecek miydi? Onu görmemiş olan birtakım vatandaşlarımızın nazarında o, ölümünden sonra aynı erişilmez şahikaya yükselmemiş midir?.. Keza, Yahya Kemal… İnşallah çok yaşar. Fakat bu millet kendisini elbette bir gün kaybedecektir. O zaman kıymeti bilinecek. Sütun sütun yazılar, abideler, mitingler, merasim.

Bugün Yahya Kemal, sizin benim gibi tramvaya, vapura, biniyor, bir evde oturuyor. Gidebilir, kendisiyle görüşebilirsiniz. Haddizatında onun tarihteki en meşhur şairlerinden eksiği yoktur. Bazen böyle düşünüyorum da eski Yunan’ın fâniler arasına karışmış mabudları gözümün önüne gelir. Bunlar da işte bizlerin arasında yaşıyor.

Bence Ahmet Refik de işte böyle bir insandı. O cilt cilt eserleriyle, aramıza nazil olmuştu. Tarihlerini, bilhassa kıymeti birinci derecede olan tetkik makalelerini, halk için yazılmış kitaplarını üst üste okuyacak olursanız, bu manevi hüviyet kendi maddî hüviyetinden her halde pek daha yüksek boylu tutardı. Onun beşerî kusurları olabilir, fakat meziyetleri öyle büyüktü ki kusurları eserlerinin yanında Oscar Wilde’nin gönül kaptırması yahut Hayyam’ın sarhoş olması, Nedim’in İbrahim Paşa’ya dalkavukluk etmesi kabilindendir.

Ahmet Refik’in ölümünü büyük bir elemle anarız. Hele sefalet içinde ölüşünü!.. Bir büyük adam kaybettik. Bir büyük adamımız, fâni hayatından çekildi, kütüphanelerimize yığınlarla eserini bırakıp gitti. Allah Rahmet eylesin.’

Eskilerin zarif, ehl-i dil (a), rind (b) dedikleri tipten bir adam olan A. Refik, güzellere ve güzelliklere, tabiata, güzel yaşama gönül vermiş renkli bir kişiliğe sahipti. Ahmet Refik Osmanlı’nın, savaş ve zevk u safa dünyasını içten yaşamış ve heyecanla canlandırmış tarihçilerimizdendir. Halil İnalcık’ın deyimiyle: O “Türk ile tarih bir manaya gelir” diyecek kadar tarihi Türkleştirmiştir. Yahya Kemal gibi A. Refik’te Osmanlıyı yalınız tasvir etmemiş, yüreğinde, kanında duymuş, taşımıştır.

Ahmet Refik bir çocuk gibi mahviyetini (alçak gönüllü) gizlemeyen, herkesle, senli benli konuşan bir gönül adamı idi.

Nurullah Ataç; Onun şair ruhlu olduğunda bütün dostları hem fikir olmakla beraber şiir mecmuası “Gönül” ü Nurullah Ataç beğenmez. Basitliği altında bir mahşer taşıyan insandı.

Sadri Ertem; Bir güz soğuğuna karşı zayıf vücudunu koruyacak örtü bulamayarak zatürreye yakalandı. Bir yudum ilaç parası tedarik edebilmek için hasta hasta sokağa çıktığı için üstelik satlıcana tutuldu. Bir adam kimsesizliği içinde ölüp gitti.

Turhan Tan; Ölümünün ardından İ. A. Gövsa; ‘memleketin fikir ve ilim hayatı namına ciddi bir matem sayılmağa layıktır.’ Sözleriyle onun adına hakkı teslim etmiştir.

Onunla ilgili en kapsamlı tanıtımı Peyamı Safa yapmıştır; ‘İmparatorluğun son ve halkın ilk tarihçisi, yaptığı işi saray dalkavukluğu halinden çıkararak, milletin müdafaası haline getiren ilk tarih yazarı, yazdığı kitapları halka okutabilmek için Evrak Hazinesi’ne gözlerini daldıran ilk mütecessis; tarihi devirleri, içinde bulundukları edebiyat atmosferi içinde mütalaa eden ilk ilk tarih edebiyatçısı; imparatorluğun yıkılmasına sebep olmuş klarikal tesirlere, ulema ve softa otoritesine hücum etmiş bir tarihçi; maziye zekâsından ziyade mizacıyla ve hassasiyetle bakmış… bilhassa Balkan Harbi’nden sonra ümitleri yıkıldığı için kuşağının bütün sanatçıları gibi, genel anlamıyla kendini tam bir epikürizme () vererek… kahkaha ile göz yaşı arasında kararını bulamamış…; şiire tarihten fazla istidatla, fakat tarihe şiirden fazla emek vermiş…büyük Ahmet Refik, kalender Hoca”.

Büyük tarihçi, bize kadar gelebilmiş kırık dökük kalıntıların ötesinde büyük manzarayı, tablonun bütününü bize gösterebilen, mesafeleri aşan şair gibi geçmişin derinliğine bakabilen tarihçidir. Ahmet Refik’te bu kudreti, sezebiliyoruz. Ahmet Refik, büyük tablolar çizmeyi seven tarihçiydi.

DARÜLFÜNUN MÜDERRİSLİĞİ

1918 yılında İstanbul Darülfünun Osmanlı Tarihi Öğretmenliğine, 1919 yılında Türkiye Tarihi Müderrisliğine atandı. Bir yandan da Osmanlı Hazine-i Evrakında çalışmaya başladı. Bu arada Demirbaş Şarl ile ilgili bir çalışması nedeniyle İsveç hükümeti tarafından ödüllendirildi.

Mütareke döneminde (1919-1922) ‘Darülfünun-u Osmaniye Nizamnamesi’nin oluşturulmasına katkıda bulundu.1919-1920 öğretim yılında uygulanmaya başlayan nizamname gereği okutulan “Osmanlı Tarihi” dersini de kendi üstlendi.

Mütareke döneminde siyasetle de ilgilenen Ahmet Refik, Hürriyet ve İtilaf Fırkasına katıldı. Bu arada Veliaht Abdülmecit ile yakınlık kurma fırsatı buldu.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE AHMET REFİK

Ahmet Refik Altınay, 1925 yılında Türk-Bulgar ilişkileri hakkındaki çalışmaları nedeniyle Bulgar hükümeti tarafından ödüllendirildi. Yine 1925’te, Millî Mücadele döneminde faaliyet gösteren “Tarikat-ı Salahiyye” adlı bir örgütle ilişkisi olduğu iddiasıyla tutuklanıp Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Savunmasında duygusal bir konuşma yaparak cemiyetle ilişkisini kesinlikle reddetti ve beraat etti.

1930'lu yıllarda devlet başkanı Mustafa Kemal'in teşviki ile başlayan yeni tarih anlayışına sıcak bakmadı. Bundan dolayı bu tür tarih çalışmalarında aktif olarak yer almadı. Özellikle Orta Asya, Güneş Dil Teorisi gibi akımlar onun için tersti…

1932 yılında I. Tarih Kongresi'ne katıldı. “Türk Tarihinin Ana Hatları” adlı çalışmanın yazı kurulunda yer aldı. 1933 yılında üniversite öğretmenliğinden kadro dışı bırakıldı. Kurumun dışında bırakılmasından ötürü derin bir kırıklık yaşadı. Bundan sonra ölümüne değin resmi bir görev almadı.

İlginç bir hatıra! 1931’de İstanbul Belediyesi ile Surp Agop Mezarlığı arasındaki davada bilirkişi olarak atandı. Elmadağ-Harbiye arasındaki arazinin Ermeniler ’in değil, Sultan Beyazıt Veli Vakfı'nın mülkü olduğunu tarihi belgelerle kanıtlaması nedeniyle belediye tarafından kendisine Büyükada’da bir ev hediye edildi. Burası onun cenneti oldu. “Bizans Devrinde Büyük Ada” makalesi, şiirleri onun adayı ne kadar sevdiğini gösterir. Ahmet Refik ‘cins-i latif’ ve ‘âlem-i âb’ a dalar. Dostlarıyla gününü gün etmeye çalışırdı. Arşivin tozlu raflarından ayrılıp müştemilatla zenginleştirilmiş güzel evinde hoş vakit geçirirdi.

Hayatının son yıllarını Büyükada’da sefalet içinde geçirdi. Değerli kütüphanesini parça parça sattı. Uzun bir hastalığın ardından 10 Ekim 1937 tarihinde İstanbul'da Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde 56 yaşında zatürreden vefat etti. Mezarı Büyükada'da Tepeköy Mezarlığı'ndadır.

GAZETE VE DEGİLERDEKİ YAZILARINDAN ÖRNEKLER

ABDÜLHAMİD’İN NÂŞI ÖNÜNDE

18.2.1334 [1918]. Osmanlı Hükümdarlarının otuz üçüncüsü. İmparatorluğun karışık ve tehlikeli bir durumunda V. Murad’ın delilik buhranları geçirmesi üzerine tahta geçirilen ve 27 Nisan 1909’da tahttan indirilen Sultan Abdülhamid II. (1842-1918). Hakkında günümüzde dahi lehinde ve aleyhinde çok şeyler yazılan bir hükümdarın tabutu önünde bir tarihçinin düşündükleri. Birinci Dünya Savaşı sırasında yokluk ve yoksulluk içinde aranılır bir hale gelen, tahttan indirildiği için de zamanla acımanın şefkate dönüştüğü Sultan Abdülhamid’in son yolculuğu…

Nâ’şın yıkanması bitti. Sarı ipek işlemeli havlularla kurulandı, tabut yere indirildi, teneşir, tabutun yanına getirildi, içine kefenler serildi, Sultan Abdülhamid’in na’şı hürmetle tabuta indirildi.

Sultan Abdülhamid, son dakikalarına kadar kendini kaybetmemişti. Vasiyeti gereği: Göğsüne ahitname duası konacak, yüzüne Hırka-i Saadet destemali, siyah Kâbe örtüsü örtülecekti. Bu vasiyet eksiksiz yerine getirildi…

Kefen bağlandı, tabut kapandı. Sedef kakmalı, asırlar görmüş bir saatin ağır taninleri Hırka-i Saadet dairesinin ulviyeti içinde aksetti, tabutun teçhizine başlanmıştı. Üzerine evvelâ bir yatak çarşafı, daha üstüne sırma işlemeli al bir örtü konuldu. Ayakucuna lâciverte yakın çiçekli bir kumaş sarıldı. En üste Kâbe örtüleri, kıymettar taşlarla müzeyyen kemerler konuldu. Başına ve kollarına şallar sarıldı. Baş tarafa sarılan yeşil atlas üzerine kırmızı bir fes konuldu. Nâ’ş yıkanırken, çıplak bir tabut, tahta bir teneşir, Hırka-i Saadet dairesinin gözleri kamaştıran renkleri ve yaldızlarıyla tezat teşkil ediyordu. Şimdi Sultan Abdülhamid’in ipekler, şallar, sırmalar, kıymettar taşlarla müzeyyen tabutu, dairenin ihtişam ve ulviyetine de tevafuk etmişti…

Herkes çekildi. Yalnız, müzeyyen sütunlar, mülevven duvarlar, parlak levhalar arasında başı harem dairesine müteveccih bir tabut, solda Daire-i Âliyye’nin penceresinden altınlar ve sırmalarla müzeyyen yeşil perdeler, ağır sırma püsküller, altın şebekler, kıymettar ve tarihî levhalar, kelâmı kadîmler görülüyordu...

Saat dokuz. Hırka-i Saadet kapısının önünde sırmalı üniformalar, kalpaklar ve şapkalarıyla sefirler ve zabitler bekliyorlardı. Yabancılar bu muazzam daireyi merak ve hayretle seyrediyorlardı. Ulema, arkalarında geniş kollu, göğsü sırmalı yeşil mor libaslar, sarıklarında sırmalar, hürmetle istikbal ediliyordu. Veliahdı saltanat, şehzadeler, büyük üniformalarıyla gelmişlerdi. Şubat güneşi altında, nişan, sırma, üniforma parıltısından başka bir şey görülmüyordu...

Hırka-i Saadet dairesinin kapısı birdenbire açıldı. Bütün nazarlar kapıya çevrildi, kalabalık o tarafa doğru birikti. Kapının iki tarafı doldu. Herkes, kalpler müteheyyiç; cenazeyi görmek istiyordu… Nihayet, elmaslı kemerler, sırmalı Kâbe örtüleri, al atlaslarla müzeyyen tabut, kırmızı fesi ile parmaklar üzerinde, mühîb ve muhteşem, dışarı çıktı. Devlet erkânı, zabitler, Sultan Abdülhamid’in cenazesi huzurunda idiler: Bütün nazarlar tabuta dikilmişti. Tabut, Hırka-i Saadet kapısı önüne yüksek bir yere konuldu. Hamidiye Camiinin kürsü şeyhi, sırmalı yeşil elbisesi, göğsünde nişan ile taşın üzerine çıktı. Etrafına bakınarak sordu:

-Merhumu nasıl bilirsiniz?

Velveleli, hazin, müteessir birçok ses, serviler arasında aksetti:

-İYİ BİLİRİZ. (Enver Paşa ‘…madem iyi bilirdiniz de biz neden hal ettik)

…Tabut kaldırıldı, Sultan Ahmed-i Sâlis Kütüphanesinin, Arz odasının sağından ağır ağır geçti, Babüssaade öününe geldi, cenaze namazı burada kılındı.

Alay burada tertip edilecekti. Şehzadegân âyan, mebussan, devlet erkânı, sefirler, ümera, saray agavatı, hep burada toplanmışlardı. Arada sırada, teşrifat memurlarının sırmalı esvaplarıyla, ellerinde beyaz bir kâğıt:

-Âyan, meb’usan, ricali ilmiye, ümera… diye çağırdıkları işitiliyordu. Nihayet alay tertip edildi. Servilerin önünde hademesi şahane, zabitan ve efradı dizilmişlerdi. Piyade efradı, silâhlarını omuzlarına asmışlar, kemali sükûnetle yürüyorlardı. Tabutun önünde dedeler, Şazeli dergâhı dervişleri gidiyordu. Tabutu taşıyanlar Enderun’u hümayun ağaları ve saray erkânı idi…

Tabut, Babüssaade’den Ortakapı ‘ya kadar, serviler arasından, yavaş yavaş ilerledi… Orkapı’dan vakar ve ihtişam ile çıkarken hazin bir tehlil, ruha huşu’ ve tevekkül veren tatlı bir sada, Ortakapı’nın taş duvarlarına, bir zamanlar vüzeraya mahpes teşkil eden kapı arasına aksetti. Önde Dedegânın fasıladar, hazin nevaları işitiliyor, Şazeli dergâhı şeyhlerinin hüzünlü bir sesle okudukları Kelime-i Tevhid; tebrikler ve naatlar arasında, âheste bir nakarat gibi yükseliyordu. Ortakapı ile Bazı Hümayun arası Alman zabitlerinin otomobilleri, mükellef konak arabalarıyla dolmuştu. İki zarif hanım, arabada ayağa kalkmışlar, yüzlerinde ince peçeler, alayı seyrediyorlardı. Biraz ötede, Bizans’ın İrini kilisesi ve son devrin askerî müzesi önünde, Mehterhane takımı, cesîm kavukları, kırmızı şalvarları, sırma cepkenleri, sarılı ve kırmızılı bayraklarıyla durmuşlardı. Canlı bir tarih, hürmet ve tekrim ile tabutu selâmlıyorlardı…

Cenaze Babı Hümayundan çıktı. Sokaklar insandan görülmüyordu. Ayasofya önünden Sultan Mahmut Türbesine kadar caddeye iki sıra asker dizilmişti. Ağaçlar, evler, pencereler, damlar, kadınla, çoluk çocukla dolmuştu. Tramvaylar durmuştu. Tabut, acıklı ve müessir dualarla, tekbirler ve tahlillerle ilerliyordu. Cenazeyi görenler, müteessir oluyorlardı… Son şehkayı andıran, Allah! Allah! Nidalarıyla tabut türbe kapısından içeri girdi. Sultan Abdülhamid hürmet ve tekrim ile kabre indirildi. Osmanlı tarihinin otuz dört senelik safhası hazin bir surette sona erdi.

Süleyman Nazif; “Milleti onu can-u dilden (gönül) affetmişti. İnşallah onun da ruhu milleti affeder!.. Düşünün ki, vefat ettiğinde dokuz yıldır iktidarda değildi. Arkasından atılmadık iftira kalmadı. Millet ise sevdiğini tam sever. Aradan 97 değil, 197 yıl geçse bile kendisine hizmet edenleri de unutmaz…”

Altınay; “Nasıl öldüler?” Başlığı altında kaleme aldığı yazısının birin de Yavuz Sultan Selim hakkında; “Osmanlı hükümdarlarının dokuzuncusu, Fatih’in torunu, İkinci Bayezid’in oğlu, sekiz yıl sekiz ay gibi kısa süre tahtta kalan büyük cihangir Yavuz Sultan Selim’in (1467-1520) ölümü. Sırt bölgesindeki kan çıbanını basite alındı. Tedavisine gerekli hassasiyet gösterilmedi. Oysa çıbanın şirpençe (en son ensede çıkan öldürücü bir çıban) olduğunun farkına varılmadan sıkıldı. Bir müddet sonra da öldü. Bir elinde kalem, en duygulu bir şair, bir elinde yalın kılıç, savaş meydanlarının kasırga benzeri bir komutanı… Dünya haritasını gözden geçirdikten sonra; ‘Yazık, dünya bir padişaha yetecek kadar büyük değilmiş! Demek suretiyle, dünyayı kendisi için küçük gören bir hükümdardı.

Şiirler pençe-i kahrımda olurken lerzân(c)

Beni bir gözleri âhuya zebun(d) etti felek

diyecek kadar da içli bir insandı.

Hastalığı ağırlaştığında sırdaşı ve dostu Hasan Can’a;

-Hasan! bu ne haldür?...

-Sultanım, Cenabi Hakk’a teveccüh idüp Allah’la olacak zamandır!

-Bre Hasan Can şimdiye kadar sen beni kiminle bilirdin!

Koca Yavuz güçlükle yatağından doğruldu. ‘Sure-i Yasin tilavet eyle’ dedi.

Hasan Can ile bütün bir sureyi bir kere daha okudu. Hasan Can tekrar okumaya başladı, SELAM ayetine geldiğinde dünyaya sığmayan koca Yavuz’un artık kendisiyle beraber okumadığını gördü…’

ESERLERİ

Hayatı boyunca Türk ve dünya tarihinden, çocuk kitaplarına, şiirden resme kadar geniş bir sahada eser üretti. 56 yıllık kısa ömrüne yaklaşık; 741 makale, 150’yi aşkın kitap yazmıştır. “Geçmiş Asırlarda Türk Hayatı” başlığı altında yayınladığı "Bizans Karşısında Türkler", "Sokullu", "Cem Sultan", "Âlimler ve Sanatkârlar", "Kadınlar Saltanatı", "Felaket Seneleri", "Lale Devri" en ünlü eserleridir.

Tarihçiliğinin yanı sıra edebiyata da ilgi göstermiş, 1932’de “Gönül” adlı bir şiir kitabı yayınlamıştır. Bektaşi nefesleri şeklinde yazdığı birçok güftesi de bestelenmiştir.

Ahmet Belada

-------------0--------------------

1- AHMET REFİK ALTINAY (Büyükada; 15 Şubat 1918); HAYATI VE ESERLERİ, Türkiye İş Bankası Kültür Yay; İst. 1978

2- ABDÜLHAMİT’İN AHI; Selis Yay.; İst.2014

3- LALE DEVRİ 1718-1730; Tarihe Yolculuk Geçmiş Asırlarda Osmanlı Hayatı, A.R. Altınay; Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İst. 2012

4- TARİHİ SİMALAR; Tarihe Yolculuk Geçmiş Asırlarda Osmanlı Hayatı, A.R. Altınay; Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İst. 2011

5- İKİ KOMİTE İKİ KITAL KAFKAS YOLLARINDA; Tarihe Yolculuk Geçmiş Asırlarda Osmanlı Hayatı, A.R. Altınay; Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İst. 2010

*MÜVERRİH: Tarih yazan kimse, tarihçi, tarih ilmiyle uğraşan kimse

**VEKİLHARÇ: Hükümdarın özel vekili, idare memuru, bir evin baş erkek hizmetkârı, baş uşak, ambar memuru

***TARİHİ OSMANİ ENCÜMENİ: 1909 yılında kuruldu. Hükümetçe seçilen asil üyeler şu isimlerden oluşmaktadır. 1-Abdurrahman Şeref, 2-Ahmet Tevhit, 3-Ahmet Refik Altınay, 4-Ahmet Mithat, 5-İskender Hoci, 6-Efdaleddin, 7-Diran Kilikyan, 8-Zühdi, 9-Ali Seydi, 10-Karolidi, 11-Mehmet Arif, 12-Necip Asım

a)Ehl-i dil; gönül adamı

b)Rind; toplum düzenine uymayan, karşı gelen

c)Lerzan; titreyen, titrek

d)Zebun; zavallı, düşkün