Toplumların tarihsel sürekliliğini ve insanı ayakta tutan en temel unsur; kendi kökleriyle, inanç dünyasıyla ve kadim değerleriyle kurduğu bağın gücüdür. Bir toplumun duygu haritasını, ahlaki idrakını ve ruh dünyasını bu köklü bağ taşır. Ancak insan, kendi inanç ve kültürel değerlerine, tarihsel genlerine yabancılaştığında; beslendiği ana damarları kurutup özünü dışarıda aramaya başladığında derin bir kimlik buhranı ve ahlaki yozlaşma kaçınılmaz hale gelir.

Kendi toprağına, inancına, irfanına ve insanının hikâyesine sırtını dönen birey, zamanla şahsiyetini kaybederek edilgen bir taklitçiliğe mahkûm olur. İnsanın kendi medeniyet birikimine ve inanç köklerine mesafeli durması, onu özgür veya özgün kılmaz; aksine kendi toplumunun vicdanına, ailesine ve komşusuna teğet geçen bir yabancıya dönüştürür. Oysa güçlü şahsiyet, yerelden evrensele uzanabilen, özünü koruyarak dünyaya açılabilen insandır. Kendi köklerine inemeyen, kendi inanç ve irfan ocağında pişmeyen hiçbir anlayış, insanlığa huzur ve erdem sunamaz.

İnsanın kendi inanç ve değerlerinden beslenmemesi, sadece bireysel bir tercih değil, aynı zamanda ciddi bir hafıza kaybı ve ahlaki erozyondur. Bizim medeniyet mirasımız; inancımızın şekillendirdiği adalet duygusunda, merhamette, zarafette, edepte ve halkımızın ilmek ilmek dokuduğu samimiyette saklıdır. Bu köklü mirası yaşatmak yerine ona yabancılaşmak, insanı bencil, ruhsuz ve değer üretemeyen bir varlık haline getirir

Geleceğe güvenle bakabilen, erdemli ve güçlü bir toplum inşa etmek istiyorsak, yapılması gereken şey elbette geçmişe takılı kalmak değil; ancak kendi inanç ve kültürel genlerimizden güç alarak bugünü ve yarını doğru yorumlamaktır. Bireyin yüzü çağa ve dünyaya açık olmalı; ancak ayakları pergel misali kendi medeniyet coğrafyamıza, inançlarımıza ve değerlerimize sabitlenmelidir. Kendi öz kaynağına dönen, toprağının kokusunu taşıyan ve insanının ruhuna dokunan erdemli insan modeli, hem toplumumuzun teminatı olacak hem de insanlık âleminde hak ettiği saygınlığı kazanacaktır.