Nevşehir’in medarıiftiharı, Osmanlının son dönemine damgasını vuran, Trablusgarp Evkaf Müdürü Abdullah Avni Efendi’nin mahdumu Mustafa Hayri Efendi, 1867 yılında Ürgüp’te doğdu. Kökleri Karamanoğulları’na dayanan, ilmiye sınıfına mensup bir aileden gelen Hayri Efendi, birçok alanda yetkin kişilerden dersler aldı. İlköğrenimini amcasından aldı. Mahmut Efendi’den hat, Halim Efendi’den Arapça dersleri aldıktan sonra 1883’te ağabeyi ile ilmin merkezi İstanbul’a gitti. Orada iki yıl kaldı. Bu sürede, Fatih’teki Başkurşunlu Medresesine kaydoldu. Medrese derslerinin yanı sıra medrese dışından farklı bilginlerden de dersler aldı.

Tekrar memleketi Ürgüp’e oradan da Kayseri’ye geçti. Kayseri’de yerleştiği Yağmuroğlu Medresesinde; Kazım Efendi’nin sabah, Karakimseli Hacı Efendi’nin akşam derslerine devam etti. Yeniden İstanbul’a giderek yeniden Başkurşunlu Medresesine kaydoldu ve burada sekiz yıl eğitim gördü. Medreseden sonra, kaydolduğu Mekteb-i Hukuku da bitirerek, Bursa’da ilk memuriyetine müderris olarak başladı.

YAPTIĞI VAZİFELER

O dönemin yetişmiş insanları öyle görevler almış ki saymakla bitmez. Hatta yaptıkları bazı vazifelerin, günümüzde karşılığı dahi yoktur. Hayri Efendi de öyle birisi. İlk görevinden sonra adliyeye geçerek sırasıyla; Maraş, Trablusşam, Midyat Mahkemesi Müddei-i Umum Yardımcılığı ve Lazkiye Sancağı’nda muhtelif görevlere getirilen Hayri Efendi, II. Meşrutiyet’e kadar Adliye Nezaretinde (Adalet Bakanlığı) çeşitli hizmetlerde bulundu. Suriye, Manastır, Selanik gibi dönemin büyük merkezlerinde vazife yapan Mustafa Hayri Efendi, içten içe merak duyduğu siyasi çalışmaları da takip etmekteydi.

II. Abdülhamid döneminde, İstanbul, Suriye ve Selanik’te genç zabit ve mekteplilerin kurdukları siyasi teşekküllerle de ilgilenen Hayri Efendi, bazen fiilî görev bile almıştır. Selanik’te ceza reisi iken İttihat Terakkî Cemiyeti bünyesinde önemli hizmetlerde bulundu. II. Meşrutiyet Dönemi’nde İttihat Terakki Fırkasından Niğde Mebusluğuna adaylığını koydu ve Meclis-i Meb’ûsan’a girdi. Bilâhare Dârü’l-Fünun Hukuk Şubesi Mecelle Müderrisi, daha sonra da Meclis-i Meb’ûsan’da birinci reis vekili oldu.

II. Mahmut dönemiyle başlayan yenilik hareketinin, ulemanın desteği olmadan gerçekleştirmenin zorluğunu padişah biliyordu. İlk etapta ilmiye sınıfı bu tür yenilikleri tasvip etmiyordu. Zaman ilerledikçe ve devlet ricalinin teşviki ile ilmiyede çözülmeler başladı. Böylece yenilik hareketinin içinde ulema (ilmiye sınıfı) yer almaya başladı. Mustafa Hayri Efendi de bunlardan biridir. Öyle ki İbrahim Hakkı Paşa kabinesinde, önce Evkāf-ı Hümâyun nazırlığına, sonra sırasıyla, Dahiliye, Orman ve Meadin (Adliye ve Maarif) Nezaretlerine vekâlet etti.

Her ne kadar kendisi de İttihatçı olsa da karar verici İttihatçılarla anlaşamıyordu. Hayri Efendi işlerinin yoğunluğunu bahane ederek bu görevleri bıraktı. Bıraktı bırakmasına da daha sonra Küçük Sait Paşa’nın kabinesinde Adliye Nezareti ile Şûrâ-yı Devlet başkanlığı teklifini kabul etti. Görev aldığı makamların hakkını verdiğinden olacak ki, 16 Mart 1914 tarihinde şeyhülislâmlık makamına getirildi.

Şeyhülislâmlık, ihdas edildiği ilk yıllarda oldukça mütevazı bir kurumdu. Zamanla bu makama getirilen etkin ve saygın insanlarla (Zenbilli Ali Efendi, İbn Kemal, Ebüssuûd Efendi) bu makam itibarlı hâle geldi. Şeyhülislamlar, sadece müftü atamaları değil, bunun yanı sıra, müderris ve kadıların sorumluluklarını da üstlenmişti. Verdikleri fetvalar siyasi güçlerini artırdı. Her ne kadar “Divân-ı Hümâyun” (Bakanlar Kurulu) üyesi değillerse de sık sık davet edilerek görüşlerine başvurulmuştur. Protokol sıralamasında padişahtan sonra bazen birinci bazen de sadrazamdan sonra ikinci sırada yer almaktaydı. İktidarın sert görüş ve düşüncelerini yerine göre yumuşatmış, Osmanlının Cihan Devleti olmasında ciddi rol oynamışlardır.

CİHAD-EKBER FETVASI!

Yukardan beri saydığım Mustafa Hayri Efendi’nin yaptığı görevlerinin içinde -istisnasız- en önemlisi şeyhülislamlıktı. Bunu da anlamlı kılan “Cihad-ı Ekber ”in ilan edilmesiydi. 1914’te fevkalade (olağanüstü) olarak toplanan kabinede I. Dünya Savaşı’na girme temayülü ağır basınca bazı Nazırların (Bakanların) istifa etmesine rağmen, Evkaf Nezaretine de vekâlet eden Şeyhülislâm Hayri Efendi, harbin gerekliliği hususunda ısrar etmişti. Hayri Efendi, kabinenin savaş kararından sonra o gün olduğu gibi bugün dahi çokça tartışılan Cihad-ı Ekber fetvasını verdi.

Fetvanın verilmesi hususunda -maalesef- müttefikimiz Almanya’nın, padişaha bir hayli baskı yaptığı bilinmektedir.

Yukarda da ifade ettiğim gibi bu “cihd-ı ekber” fetvası hakkında o gün olduğu gibi, bugün de olumlu-olumsuz görüş beyanında bulunanlar vardır. Fetva ile II. Abdülhamid: “Şevketli biraderim yanlış yaptı; bu fetva büyük bir silahtı, bahsedildikçe daha da büyük görünürdü. Asla kullanılmamalıydı...” derken Sadrazam ve Genelkurmay Başkanlığı da yapan Ahmet İzzet Paşa da: “Bazı şöhretler vardır ki potansiyel olarak kaldıkça güce sahip olurlar. Nitekim taa çocukluğumdan beri ‘sancak-ı şerif’ çıkarılır ve mukaddes cihat ilan edilirse, İslâm dünyası ayağa kalkar, dünya birbirine girer diye işitir dururduk. Böyle gereksiz ve zamansız bir şekilde bu fetvanın ilanı halifenin elindeki bu tehdit silahının önemini de ne yazık ki yok etti. Bu fetvadan haberdar olur olmaz, (padişahın) mahkûm olduğu üzücü sonucu pek çoğumuz daha önceden anladık…” demektedir.

Cihad-ı Ekber fetvasının verilmesiyle; İngilizler ve Fransızların entrikasına inanan Arap, Mısır, Hindistan ve Afrika’daki Müslümanların dikkatini çekmekti. Batılıların safında Müslümanlara karşı savaşa katılmalarını önlemekti!

Diğer taraftan; İngiltere, Fransa gibi emperyalist ülkelerin sömürgelerindeki Müslüman ahalinin bu fetvaya uymaları ve söz konusu ülkelere başkaldıracağı düşünülüyordu. Böylece İngiltere, Hindistan ve Mısır’da; Fransa’da Kuzey Afrika’da zor duruma düşecek ve savaşı sürdüremeyeceklerdi.

Maalesef istenen netice meydana gelmedi.

Hayri Efendi, geçmişteki Haçlı Seferlerini örnek vererek açıkladığı Cihad-ı Ekber fetvasını şu beş esas üzerine temellendirmiştir:

1.Padişahın cihad emrine herkesin katılmasının farz olduğu,

2.İslâm hilafetini ortadan kaldırmak isteyen Rusya, İngiltere ve Fransa idaresinde olan bütün Müslümanların bu devletler aleyhine birleşmesinin şart olduğu,

3. Bu farziyete rağmen cihada katılmayanların ağır cezaya düçar olacakları,

4. İslâm (Osmanlı) askerini öldüren yukarıdaki devletlerin tebaası Müslüman askerlerin büyük günaha gireceklerdir.

5. İngiltere, Fransa, Rusya, Sırp, Karadağ hükûmetleri idaresinde bulunan Müslümanların, İslâm Devleti’ne yardımcı olan Almanya ve Avusturya aleyhine harp etmelerinin bu devletin zararına olacağı için büyük günah olduğu…

İhtiva ettiği maddelere bakılacak olursa Cihad-ı Ekber anlayışının muhtevası oldukça geniştir. Her ne kadar emperyalist devletlerdeki Müslümanlar üzerinde yeterince tesir bırakmamışsa da diğer memleketlerde kısmen de olsa etkili olmuştur. Meselâ, Çanakkale Savaşı için Avusturya’dan gelmek isteyen, dondurmacı ile kasabın durumu dikkat çekicidir.

Tarihçi Yılmaz Öztuna, Hayri Efendi hakkında: “Nezaret uhdesinde kalmak üzere, Evkaf Nazırlığından meşihata getirilmiş, her iki görevinde de mühim işler başarmıştır. Adliye Nazırlığında da bulunmuştur. Büyük Vakıf hanlarını o yaptırmıştır.” (Büyük Türkiye Tarihi, c. 7, s. 3037)

EĞİTİMDE YAPTIĞI YENİLİKLER VE İSTİFA

Medreselerdeki fiziki düzenlemelerin yanı sıra ders programları üzerindeki yenilikleri, “Teşkîlât-ı Hayriye” adıyla anılmaktadır. “Medresetü’l-Vaizin”, “Medresetü’l-hattâtîn” ve “Medresetü’l-kudât” namıyla yeni medreseler/okullar açmıştır. Medreselerde dinî derslerin yanı sıra sosyal ve teknik derslerin (doğal bilimler, Avrupa dilleri vs.) de okunmasını sağlamıştır.

55 yıllık ömrüne birbirinden güzel hizmetler sığdırmıştır. Özellikle eğitimde yaptığı yenilikler bazı gelenekçiler tarafından hoş karşılanmamış, bu durumu aleyhinde propagandaya çevirmişlerdir.

Ziya Gökalp’in ırkçı tutumu, İttihatçıların müsrifliğini de dikkate alan Hayri Efendi için istifadan başka bir yol gözükmüyordu. O da bunu yaptı.

Muhalif olmasın rağmen gazeteci Ali Kemal, Hayri Efendi hakkında “Peyam-ı Sabah” gazetesinde şöyle diyecektir: “Hasmın yalınız kusurlarını araştırmamalıyız. Faziletlerini teslim etmekte bir insanlık vazifesidir. Bu Nezaret (Bakanlık) son senelerde Hayri Efendi gibi bir iki nazır görmüş olsaydı şimdi Bahçekapısı’nda şaşkınlıkla, gururla temaşa eylediğimiz vakıf hanları gibi en gümrah, en kıymetli yerlerinde daha birçok binaya sahip olurdu… (vakıflar konusunda) Hayri Bey’in tuttuğu yolu takip eylemelidir…”

Sultan Reşad devri şeyhülislâmlarından olan Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi 1916 yılına kadar bu vazifeyi sürdürdü. Ayrılmasına sağlık sebeplerini gerekçe göstermekle beraber İttihat Terakki’nin yanlış uygulamaları ve özellikle Talat Paşa’yla aralarındaki ihtilaf etkili olmuştur. Bu meseleyi, tuttuğu günlüklerinde kendisi şöyle izah ediyor:

1. İttihat ve Terakki kadrosunun lider kısmının, partinin geri kalanı ve hükûmet dâhil kimseye sormadan kendi başına iş yapmaları...

2. Türkçülerle (bilhassa Ziya Gökalp) arasındaki ihtilaflar ki bunlar esas itibariyle din ve milliyetçilik konularına dairdir. Mustafa Hayri Efendi Evkaf Nezareti ve Medrese sisteminde reform yaparak günün ihtiyacını karşılayacak çağdaş müesseseler hâline getirmek istiyordu; Ziya Gökalp ise bu gayretlerini devamlı surette baltalıyordu. Mustafa Hayri Efendi, Ziya Gökalp’i dini ortadan kaldırmaya çalışmakla itham ediyordu. Hayri Efendi ile Ziya Bey hemen hiç anlaşamamışlar. Nedenini Hayri Efendi, İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan günlüklerinde şöyle anlatıyor: “Hülasa Ziya Bey, Maarif Nazırı Şükrü Bey gibi doğrudan doğruya İslâm dini aleyhinde bulunan ve memlekette dinsizliği tesis etmek üzere, İslâm dininin yayılmasına ve İslâm hükümlerinin idame ve muhafazasına yardımcı olan iki İslâmî daire -ki Meşihat ile Evkaf Nezareti’dir- bunları esasından yemek üzere son gayretle çalışıyorlar ve fakat kendilerini din aleyhinde göstermeyip, bilakis İslâm dini lehinde göstererek ‘dünyayla meşgul din ile meşgul olmak üzere şeriat mahkemelerini Meşihat’ın meşguliyetleri arasından çıkaralım. Evkaftan da mektepleri alalım Maarife verelim. ’diyorlardı. Anadolu’da din kalmadı. Köylerde köylüler peygamberlerini bilmiyorlar. Meşihat bunlarla meşgul olsun. Dünya işlerini bıraksın.” diye birçok gürültü ettiler.

Cemiyet (İttihat Terakki), beni Meşihat’tan istifa ettirmek için ellerinden geleni yaptılar.

3. Mustafa Hayri Efendi; Ziya Gökalp ve arkadaşlarının Türkçülük fikrine fazlaca ağırlık vererek Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk ve Türk olmayan unsurlar arasında nifak ve şikaka sebep olduğundan,

4. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin içindeki bazı üst düzey şahısların (haksız) para kazanıp ticaret yaptıklarından bahsetmektedir.

Hâl böyleyken, inanmadığı hususlarda sırf makamı koruma adına görevde kalmanın uygun olmadığına inanarak istifa etmiştir.

Hayri Efendi’nin istifasıyla ilgili “Görüp İşittiklerim” isimli hatıratında Ali Fuat Türkgeldi, şunları anlatıyor; “…Ertesi gün Zat-ı Şahane (Sultan Reşad), Sadrı Azam ve Talat Bey’le görüşüp istifasının adem-i kabulüne (kabul edilmemesine) karar verdiler ve beni Hayri Efendi’nin Erenköy’deki köşküne göndererek istifanameyi iade ettiler.

Hayri Efendi: ‘Ben istifaya suret-i kat’iyyede karar verdim. Geri alamam.’ deyip ve elini öpmeye yeltendiğimde: ‘Aman Başkâtip Bey, sizden rica ederim, zat-ı Şahane’yi gücendirmeden beni şu müşkülattan kurtarınız.’ dedi… İstifasının sebebi hakikisini sorduğumda: ‘Geçen gün Enver Paşa’nın yalısının arkasındaki köşkte vermiş olduğu ziyafette siz de hazırdınız gördünüz o masraflar o ihtişamlar neyle oluyor ben artık onlarla birlikte bulunamam.’ dedi. Bunun üzerine ben de ısrardan vazgeçtim ve istifanameyi geri aldım.

Bu makama tavsiye edeceği kimsenin olup olmadığını sordum. O da Mûsâ Kazım, Mahmud Esad, Necmettin Molla ve Hacı Evliya Efendilerden birinin olabileceğini tavsiye etti. Mahmud Esad Şeyhülislâm oldu.”

Diğer taraftan padişah değer verdiği bu zatın boşta kalmaması için “ayan azalığına” atamasını yaptı. Fakat bunu öğrenen Talat Paşa buna muhalefet ederek atamanın iptalini istemiştir. (Padişahla İttihatçılar arasındaki ilişkinin boyutu!..)

Hayri Efendi istifa ederken kırıcılıktan azami derecede uzak durmaya gayret etmiştir.

Bu durumu dönemin güçlü kalemlerinden İttihatçıların muhalifi Ali Kemal Bey, ‘Peyam-ı Sabah’ gazetesinde Hayri Efendi hakkında şöyle yazar: “Hasmın yalnız kusurlarını araştırmamalıyız. Faziletlerini teslim etmekte bir insanlık vazifesidir. Bu Nezaret (Bakanlık) son senelerde Hayri Efendi gibi bir iki nazır görmüş olsaydı şimdi Bahçekapısı’nda şaşkınlıkla, gururla temaşa eylediğimiz vakıf hanları gibi en gümrah, en kıymetli yerlerinde daha birçok binaya sahip olurdu… (vakıflar konusunda) Hayri Bey’in tuttuğu yolu takip eylemelidir…”

M. HAYRİ EFENDİ’DEN ONURLU BİR TAVIR

Vahdeddin döneminde Adliye Nazırlığını üstlenen Hayri Efendi, bilâhare I. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan anlaşma gereğince İstanbul’u işgal eden İngilizler tarafından birçok arkadaşı gibi o da Malta’ya sürgüne gönderildi. (İzzet Paşa hükûmetinde, bu hükûmet mütarekeyi imzalayan hükûmettir ve ömrü bir ay sürmemiştir.). Orada rahatsız olunca serbest bırakıldı. Mustafa Hayri Efendi, uzun zamandır hastaydı. 1919 martında hasta hasta yatağından kaldırılarak başka bazı İttihatçılarla beraber hapse atıldı. Malta’da taş zindanlarda yatırıldığından hastalığı şiddetlendi. O sırada İngiliz ve Fransızlar, işgal altındaki İstanbul’da Malta’daki İttihatçıları Ermeni Tehciri ve sair savaş suçlarından mahkûm edecek belge arıyorlardı. (Hiçbir şey bulamadılar) Bu arada o devirde İngiliz tebaası olan Hint Müslümanları, Malta sürgünlerinin ve bilhassa Mustafa Hayri Efendi’nin serbest bırakılması hususunda İngiltere Kralı’na baskı yapıyorlardı.

Müslümanların en yüksek dinî lideri konumunda bulunan Mustafa Hayri Efendi’nin İngilizlerin esiri olarak zindanlarda ölmesinin İngiltere’nin Müslüman sömürgelerindeki hükmünü zaafa uğratacağını anlayan İngiliz Hükûmeti, 6 Kasım 1920’de bir buçuk yıllık esaretten sonra Mustafa Hayri Efendi’yi serbest bıraktı.

Hayrı Efendi, serbest kalınca Roma’ya geçti. Papa kendisiyle görüşme teklifinde bulundu. Mustafa Hayri Efendi, Papa’nın kendisiyle görüşme arzusuna iki şartla muvafakat edeceğini söyledi:

1.Hıristiyan âleminin ruhanî lideriyle, İslâm âleminin ruhanî lideri sıfatıyla ve mevkiinin şerefine uygun tarzda karşılanması,

2.Papa’nın Hıristiyan idaresi altındaki Müslümanlara zulmedilmemesini telkin etmesini istedi.

Papa’nın bu şartlarla görüşülemeyeceğini beyan etmesi üzerine görüşme vuku bulmadı. Papa’yla görüşmek için can atıp el etek öpenlerin sıraya geçtiklerini görünce, gösterilen bu mehabetli tavrın önemi daha bir artmaktadır.

Ülkeye döndüğünde İstanbul Hükümeti’nin icraatlarını beğenmeyen Hayri Efendi, Anadolu’ya geçti. Ankara’da Mustafa Kemal Paşa ile görüştü. Paşa’nın birlikte çalışma teklifini, rahatsızlığını bahane ederek reddetti.

Memleketi Ürgüp’e gelerek ömrünün geri kalan kısmını okuyup yazarak geçirdi. İki defa Başbakanlık yapan Suat Hayri ile milletvekilliği yapan Av. Münip Hayri Ürgüplü’ nün babası olan Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi, 7 Temmuz 1922 tarihinde vefat etti. Kabri Ürgüp Cami-i Kebir haziresindedir.

KAYNAKLAR:

1.İslâmcıların Siyasi Görüşler, İsmail Kara, İz Yayıncılık, İst. 1993, s. 46.

2. Birinci Uluslararası Nevşehir Tarih ve Kültür Sempozyumu Bildirileri, c. 2 s. 375-385. (Yrd. Doç. Dr. Efkan Uzun)

3.Bir Destandır Çanakkale, Vehbi Vakkasoğlu, Çanakkale Savaşları ve Gezi Rehberi, Talha Uğurluel.

4. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 17.

5. Görüp İşittiklerim, Ali Fuat Türkgeldi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1984. (s.122,123)

6. Şeyhülislâm Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi’nin Meşrutiyet, Büyük Harp ve Mütareke Günlükleri (1909-1922), Hazırlayan Ali Suat Ürgüplü, Türkiye İş Bankası Yay., İst., 2015.