Bazı evlerin kapısını açtığınız anda hissedersiniz. Eşyalar yerli yerindedir, duvarlar yeni boyanmıştır, mutfaktan yemek kokusu gelir, çocukların odasında oyuncaklar vardır. Dışarıdan bakıldığında her şey olması gerektiği gibidir. Fakat o evin içinde görünmeyen bir eksiklik dolaşır. Sanki pencereler açılmış ama nefes içeri girmemiştir. Çünkü bir evi yuva yapan sadece aynı çatı altında yaşamak değildir. Bir evi yuva yapan, o çatının altında yaşayan insanların birbirine gösterdiği merhamettir.
Aile ve evlilik danışmanlığı yaptığım yıllar boyunca şunu defalarca gördüm: Birçok evlilik sevgisizlikten değil, merhametsizlikten yoruluyor. İnsanlar birbirlerini sevmeyi bir anda bırakmıyor. Önce anlamayı bırakıyorlar. Sonra dinlemeyi… Ardından görmeyi… En sonunda da birbirlerinin acısını hissetmeyi unutuyorlar. İşte tam o anda, fark edilmeden, merhamet evi terk ediyor.
Merhametin gittiği bir evde sesler yükselir ama kimse duyulmaz. Herkes konuşur, kimse dinlemez. Herkes haklıdır ama hiç kimse mutlu değildir. Aynı sofraya oturulur; fakat aynı duygular paylaşılmaz. Aynı yatağa girilir; fakat aynı huzur yaşanmaz. Aynı evde yıllar geçer ama kalpler birbirinden kilometrelerce uzaklaşır.
Modern çağ bize konforu öğretti; ama şefkati unutturdu. Daha büyük evler yaptık, daha küçük sofralar kurduk. Daha hızlı yaşamayı öğrendik, ama birbirimizin yüzüne bakacak kadar yavaşlamayı unuttuk. Bugün birçok anne çocuğunun odasına giriyor ama yüreğine ulaşamıyor. Birçok baba evine ekmek getiriyor ama güven duygusunu taşıyamıyor. Birçok eş aynı hayatı paylaşıyor ama aynı yalnızlığı hissediyor.
Oysa insan, en çok evinde anlaşılmak ister.
Dışarıda güçlü görünmek zorunda kalan bir baba, evine döndüğünde yargılanmadan dinlenmek ister. Gün boyu herkesin yükünü omuzlayan bir anne, akşam olduğunda sadece "Yoruldun mu?" cümlesini duymaya ihtiyaç duyar. Bir çocuk, kendisine alınan pahalı hediyelerden önce gözlerinin içine bakılarak dinlenmeyi bekler. Çünkü sevginin dili çoğu zaman hediyeler değil, merhamettir.
Merhamet, acımak değildir.
Merhamet, karşındaki insanın da senin kadar yorulabileceğini bilmektir. Kırgınlığın arkasındaki sessiz çığlığı duyabilmektir. Bir cümleyi kurmadan önce, onun karşı tarafta nasıl yankılanacağını düşünebilmektir. Haklı olsan bile kırmamayı tercih edebilmektir. Bazen susmanın, bazen özür dilemenin, bazen de sadece elini uzatmanın ne kadar büyük bir iyilik olduğunu fark edebilmektir.
Ne gariptir ki insanlar en nazik hâllerini yabancılar için saklıyor. Sokakta tanımadığı birine gülümseyen insan, eve geldiğinde en sevdiklerine sert davranabiliyor. İş yerinde sabırla dinleyen biri, eşinin iki cümlesine tahammül edemiyor. Bir müşteri kırılmasın diye kelimelerini özenle seçen kişi, çocuğunun kalbini kıracak sözleri düşünmeden söyleyebiliyor. Oysa insanın gerçek karakteri, yabancılara gösterdiği nezakette değil; evinde gösterdiği merhamette gizlidir.
Kur'an-ı Kerim, aileyi anlatırken sadece sevgiden söz etmez. Rabbimiz, eşler arasına sevgi ve merhamet yerleştirdiğini bildirir. Bu ince ayrıntı üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Çünkü sevgi bazen heyecandır. Zamanla değişebilir. Hayatın yükü, hastalıklar, geçim derdi, yorgunluk sevgiyi zorlayabilir. Fakat merhamet varsa sevgi yeniden filizlenir. Merhamet, sevginin toprağıdır. Toprak kurursa en güzel çiçek bile yaşayamaz.
Peygamber Efendimiz'in, "Merhamet etmeyene merhamet edilmez." hadisi, yalnızca toplumsal ilişkileri değil, aile hayatını da aydınlatan büyük bir ölçüdür. Çünkü merhamet önce evde öğrenilir. Anne babasının birbirine nasıl davrandığını gören çocuk, yıllar sonra kendi evinde aynı dili konuşur. Evde öfke büyürse öfke miras kalır. Evde merhamet büyürse merhamet nesilden nesile aktarılır.
Bazen bir aileyi ayakta tutan şey büyük fedakârlıklar değildir. Eşinin sözünü kesmeden dinlemek… Çocuğunun anlattığı küçük bir olayı önemsemek… Yaşlanan anne babanın elini biraz daha uzun tutmak… "Teşekkür ederim." demeyi ihmal etmemek… "Hakkını helal et." diyebilmek… Belki de yıllardır eksik olan bütün tamiratın başlangıcı budur.
Bizler çoğu zaman evimizi güzelleştirmek için yeni eşyalar alıyoruz. Perdeleri değiştiriyoruz, duvarları boyuyoruz, mobilyaları yeniliyoruz. Keşke aynı gayreti kalplerimiz için de gösterebilsek. Kırgınlıklarımızı da tamir edebilsek. Suskunluklarımızı da onarabilsek. Gururumuzu biraz küçültüp sevgimizi biraz büyütebilsek.
Çünkü hiçbir mimar, merhameti terk etmiş bir evi yuva hâline getiremez.
Ve hiçbir zenginlik, şefkatini kaybetmiş bir ailenin eksikliğini dolduramaz.
Bugün eve döndüğümüzde belki de kendimize tek bir soru sormalıyız:
Ben bu evin yükünü mü artırıyorum, yoksa huzurunu mu?
Cevabını yalnız dilimiz değil, çocuklarımızın bakışları, eşimizin sessizliği ve anne babamızın duası verecektir.
Unutmayalım…
Merhametin terk ettiği evde ışıklar yanabilir ama gönüller kararır.
Merhametin yeniden döndüğü evde ise en karanlık geceler bile sabaha umutla uyanır.
Çünkü bir evi ayakta tutan beton değildir.
Bir aileyi ayakta tutan da sadece sevgi değildir.
Yuvanın gerçek harcı, merhamettir.
Next