Gözlerimizi açtığımız o ilk saniyeden, başımızı yastığa koyduğumuz o yorgun gece yarısına kadar hayatlarımız, büyük bir tiyatro sahnesinde oynanan repliksiz oyunlara dönüştü.
Kimimiz iş yerinde gerçekte hissetmediğimiz o yapay tebessümleri takınıyor, kimimiz evimizin içinde kalbimizde batan cam kırıklarını gizleyerek mutlu aile tablosu çiziyor, kimimiz ise sokakta herkes gibi görünmek adına kendi benliğinden her gün biraz daha ödün veriyor.
İçimizdeki fırtınaları, tükenmişlikleri ve yalnızlıkları görünmez kılmak için öylesine kusursuz birer maske takındık ki, bir süre sonra o maskenin altındaki yüzümüzü kendimiz bile unuttuk. Gerçek sevgilerin yerini onaylanma arzusu, samimi dertleşmelerin yerini ise sosyal medyada sergilenen kusursuz anlar aldı. Artık hissettiğimiz gibi sevmiyor, düşündüğümüz gibi konuşmuyor, dilediğimiz gibi ağlayamıyoruz; her şeyimiz eksik, her şeyimiz ödünç, her şeyimiz sahte.
Bu büyük kandırmacanın en ağır faturası ise insan ilişkilerinin kalbine, o en masum ve en korunaklı olması gereken alanlara kesiliyor. Evliliklerde, ortak paydada buluşma çabasının yerini evleri ayırmadan yaşayan iki yabancının soğuk sessizliği alıyor. Karşımızdakini gerçekten anlamak, dinlemek ya da o derin bağları kurmak zahmetli geldiği için her şeyi “idare ediyor”, sorunları halının altına süpürüp her şey yolundaymış gibi davranmaya devam ediyoruz. Oysa ruh, sahteliği ve ikiyüzlülüğü derinden hisseder; “mış gibi” yapılan bir hayatın içinde nefes almaya çalışmak, insanı yavaş yavaş içeriden çürüten en kurnaz zehirdir.
Sevdiğimize sevdiğimizi söylerken bile altında bir beklenti arıyor, bir dostun yüzüne bakarken içimizden başka hesaplar yapıyoruz. Kendimize karşı bile dürüst olamayacak kadar korkaklaşmamızın bedeli, günün sonunda kalabalıklar içinde yaşanan o en mutsuz ve en derin yalnızlık oluyor.
Oysa hayat, bu devasa illüzyondan ve başkalarının gözündeki kusursuzluk imajından çok daha kıymetli ve çok daha kısa. Bir gün geriye dönüp baktığımızda, ne o kariyer hırslarının ne o başkalarını memnun etmek için harcanan ömürlerin ne de o ikiyüzlü ilişkilerin hiçbir anlamı kalmadığını acı bir şekilde fark edeceğiz. İnsanın kendi gerçekliğinden vazgeçmesi, ruhuna yapabileceği en büyük ihanettir. Artık bu yapay tiyatroya bir son vermenin, maskeleri
bir kenara fırlatmanın ve hayatı “mış gibi” değil, tüm acısıyla, neşesiyle ve çıplak gerçeğiyle “gerçekten” yaşamanın vakti gelmedi mi? Çünkü ruh, ancak kendi olabildiği kadar özgürdür ve ancak o zaman gerçekten yaşamaya başlar.
Next