Özgürlük… Hepimizin değer verdiği, uğruna mücadele ettiği, vazgeçilmez gördüğü bir kavram. İnsan kendi hayatına, bedenine ve tercihlerine dair karar verebilmelidir. Buna kimsenin itirazı yok.
Ama bir soru sormamız gerekiyor:
Özgürlük, her şeyi her yerde yapabilmek midir?
Son yıllarda bu sorunun cevabını vermekte zorlanıyoruz.
“Benim bedenim, benim kararım.”
Elbette.
İnsanın kendi bedeni üzerindeki söz hakkı tartışılmaz. Fakat bedenin bize ait olması, onu bulunduğumuz her ortamda hiçbir sınır gözetmeden sergileme hakkı verdiği anlamına gelmez. Çünkü hayat yalnızca bireylerden oluşmuyor. Birlikte yaşadığımız bir toplum, ortak kullandığımız alanlar ve birbirimize karşı taşıdığımız sorumluluklar var.
Özel alan ile kamusal alan arasındaki farkı kaybettiğimizde, özgürlük ile ölçüsüzlük arasındaki çizgi de silinmeye başlıyor.
Kendi evinizde yaptığınız bir davranışla sokakta yaptığınız aynı davranışın aynı anlama gelmesini bekleyemezsiniz. Ev sizin özel alanınızdır. Sokak ise hepimizin.
Bu nedenle kamusal alanın kendine özgü bir dili, bir ölçüsü ve karşılıklı saygıya dayanan sınırları vardır.
Üstelik mesele yalnızca beden üzerinden konuşulacak kadar dar değil.
Bugün insanlar özel hayatlarını sosyal medyada milyonlarca insanla paylaşabiliyor. Evlilikler, ayrılıklar, aile içi tartışmalar, çocukların görüntüleri, ilişkilerin en mahrem anları birer paylaşım malzemesine dönüşebiliyor.
Sonra da buna “özgürlük” diyoruz.
Oysa her paylaşmak istediğimizi paylaşmak zorunda değiliz.
Her gösterebildiğimizi göstermek, özgür olduğumuzu kanıtlamaz.
Bazen insanı özgür yapan şey, yapabileceği halde yapmamayı tercih edebilmesidir.
Çünkü ölçü, özgürlüğün karşıtı değildir.
Tam tersine, özgürlüğü değerli hâle getiren şeylerden biridir.
Kimsenin bedenine, kıyafetine, yaşam biçimine veya özel hayatına müdahale edilmemeli. Fakat aynı zamanda hiç kimse de kendi özgürlüğünü gerekçe göstererek başkalarının sınırlarını yok saymamalı.
Çocukların bulunduğu bir ortamı, bir iş yerini, bir toplu taşıma aracını ya da ortak kullanılan herhangi bir alanı kendi özel alanımız gibi değerlendiremeyiz.
Çünkü özgürlük yalnızca “Ben ne yapmak istiyorum?” sorusuyla ilgili değildir.
Bir de şu soruyu sormayı gerektirir:
“Bunu yapma hakkım var mı, yoksa bulunduğum yerde bunu yapmam doğru mu?”
İşte özgürlük ile ölçüsüzlük arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar.
Özgürlük, sınırların yokluğu değildir.
Özgürlük, sınırların farkında olarak yaşayabilmektir.
Bedenimiz bize ait olabilir. Hayatımız bize ait olabilir. Tercihlerimiz de bize ait olabilir.
Ama kamusal alan hepimizin.
Ve birlikte yaşamanın en temel şartlarından biri, kendi özgürlüğümüz kadar başkasının huzurunu ve sınırını da gözetebilmektir.
Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken şey şudur:
Her yaptığımızı özgürlük, her sınır tanımamayı da cesaret olarak adlandırmamak gerekir.
Çünkü özgürlük değerlidir.
Ama ölçü olmadan özgürlük, zamanla başkasının hakkına dönüşebilir.
Next