Yenilikçi Padişah olarak bilinen II. Mahmut, Ⅲ. Selim’in “Nizâm-ı Cedîd” ordusuna benzer, “Sekbân-ı Cedîd” adında yeni ve eğitimli bir askeri ocak kurdu. Padişah bu ocağın, Avrupaî eğitim görmesini isterken, diğer taraftan yeniçerileri de kaldırmak istiyordu. Ne var ki bu işin çok da kolay olmayacağını iyi biliyordu. Bütün çabası kan dökmeden suhuletle halletmekti.
Her ne kadar padişah öyle düşünse de gidişatın nereye varacağını iyi bilen yeniçeriler, Nizâm-ı Cedîd için gösterdikleri tavrı bu kez de Sekbân-ı Cedîd için ortaya koydular. Yeniçeriler, tarihte “Alemdar Olayı” *na benzer bir hadiseyle yeni kurulan Sekbân-ı Cedîd ordusuna da son verdiler.
Yaşanan bu olayla, yapılmak istenenin kolay olmayacağını bittercübe görmüş oldu. Oysa II. Mahmut, III. Selim’in düştüğü hataya düşmemek için Sekbân-ı Cedîd ordusunu kurarken, özellikle yeniçeri ağasının da içinde olduğu geniş bir ekiple istişare ederek işe başlamıştı.
Padişah bu dramatik olaydan sonra yeniçerileri ortadan kaldırmadan yeni ve düzenli bir ordunun kurulamayacağını anladı. Yaklaşık on sekiz yıl sürecek olan, tedrici tedbirleri yürürlüğe koymak için teşebbüse geçti. Bu düzenlemeyi yaparken yeniçerileri tedirgin etmeyecekti. İş oldukça nazikti.
İlk iş olarak, bu işte kendisiyle hareket edeceğine inandığı insanları iş başına getirdi. Bu işin olacağına inanmayanları da tasfiye etti. Tasfiye ile de yetinmedi muhalefet edenleri de sürgünle ya da ölümle cezalandırdı. İşi son derece ciddi tuttu.
II. Mahmut yeniçerilerin, Osmanlı Devleti’ni cihan devleti yapan ordu olduğunun bilincindeydi. Bu ordunun, devlet için ne denli vazgeçilmez olduğunu da iyi biliyordu. Padişah’ın ve diğer devlet yetkililerinin ve hatta halkın bildiğini kendileri de bildiğinden aşırı bir gurura ve şımarıklığa sahiplerdi. Bu hal yöneticilere ve halka zarar vermeye başlamıştı. Ne söz dinliyorlar ve ne de hukuk dinliyorlardı. Kendilerini hukukun/şeriatın üstünde görüyorlardı. Deyim yerindeyse devlet içinde devlet olmuşlardı.
Tarihçi Yılmaz Öztuna’nın deyimiyle; önceleri ‘milletin ordusu’ iken, sonraları ‘ordunun milleti’ oldular. En sonunda “millete karşı bir devlet” haline geldiler.
YENİÇERİLER ve KAHVEHANELER
Yeniçerilerin kuruluşundan ortadan kaldırılışına kadar haklarında olumlu-olumsuz çok şey yazıldı. Daha çok yazılacaktır da. Belirli prensipler üzerine ihdas edilen kurumlar, kuruluşundaki prensiplerinden vazgeçildiğinde yavaş yavaş çözülmeye başlıyor. Yeniçerileri de böyle değerlendirebiliriz. Kurumlar, yerinde ve zamanında kontrol edilmez, günün şartlarına göre yeni düzenlemeler yapılmazsa, gevşeme zaman içerisinde zararlı hale gelebilir. Yeniçeriler gibi kontrol dışına çıkabilir. Her zaman ve her koşulda herkes için geçerli olan temel kural; övgüde de yergide de ölçüyü kaçırmamak gerekir. Yerli-yersiz övgü ve ödüllendirme zararlı olabilir. Yeniçeriler de Padişah’ın verdiği bahşişi az bulup, ekstra ulufe istemeye başladılar...
Yeniçerilerin -başlangıçta- sayısı 60-70 kişi, sonraları 200-300 kişi, III. Mehmet devrinde 45 bin, III. Selim zamanında 110 bin iken II. Mahmut döneminde sayıları 140 ila 200 bin civarında olduğu kayıtlarımızda geçmektedir. Bu sayılar hazineden maaş alanlara göredir. Yeniçerilerin bu kadar fazla olması, ister istemez devleti de ekonomik anlamda sıkıntıya düşürüyordu.
Ayrıca evlenmeyen, aile hayatı olmayan, askerî anlamda eğitimli bu topluluk, meşgul edilmezse sıkıntının olacağı da kaçınılmaz. Nitekim ekonomik sıkıntıdan dolayı maaşlarını vermekte zorlanan devlet, yeniçerilere iş kurma imkânı verdi. Mesleği savaşmak olan bu grup, kışladan çıktığında yapacağı çok işte yoktu…
Balta Asmak: Başlıca işlerinden biri mal dağıtımı esnasında kontrolü sağlamaya çalışmaktı. Bunu yaparken de halka bir hayli eziyet ediyorlardı. Bir örnek vermek gerekirse; mafya kulübü gibi çalışan kahvehanelerde baltaları olurdu. Üzerine ev yapılacak bir arsanın üzerine baltayı asarlardı. İnşaat yapacak kişi balta sahibine istediği miktarda para vermezse inşaat başlatılmazdı. Ayrıca verecekleri hediyeyi de kendileri belirlerdi!
Kahvehaneler: İnsanlardan parasını tahsil edemeyenler yeniçerilere giderdi. Onlar da tahsil ettikleri paradan istediği kadarını alırdı. Bunun dışında yapacakları tek iş kahve açmaktı. Kahve özel bir kabiliyet gerektirmiyordu. Yeterli parası olan herkes açabilirdi.
18. yüzyılda İstanbul’un muhtelif semtlerinde on tane kahve açmışlardı. Bu kahvelerin açılışı Bektaşî şeyhinin makamının bulunduğu Süleymaniye’deki Ağakapısı’ndan çıkışıyla başladı. Aynı zamanda bu kahveler Bektaşî tekkesi gibi de görev yapardı. Tarikat-kahve ikilisi o kadar güçlenmişti ki, yukarıda da geçtiği gibi bu iki müessese (Bektaşi Tekkesi ile Yeniçeriler) artık devlet biz olduk anlayışına kapılmışlardı.
Devlet bunun farkındaydı. Tekke, yeniçeri ocağı, kahve üçlü saç ayağını birbirinden ayırmak gerekiyordu. İlk önce kahvehaneler kapatıldı. Propaganda merkezleri gibi kullandıkları kahvenin kapanmasıyla halkla yeniçerilerin irtibatının kesilmesi sağlandı. Kahvede olup bitenlerden rahatsız olan halk bundan çok memnun kaldı. Çünkü yeniçeriler kırsal kesimden geldiklerinden usul adap da bilmiyorlardı. Kaba haşin ve zorbalık yapıyorlardı.
Kahveler, “devlet sohbeti” adı altında tayin terfi gibi devletin yaptığı ve yapacağı işler hakkında dedikodu yapılan yerler haline gelmişti. Kahveler sıradan yerler de değildi. Çok görkemli ve özel mimarlar tarafından yapılıyordu. Gelenlerin çoğu da yeniçerilerin değişik rütbesindeki insanlardı. İleriye yönelik yapılacak tüm işler buralarda planlanıyordu.
Dün milletin değer ve menfaatlerini savunan Yeniçeriler, gün oldu kendi menfaatlerini milletin değer ve menfaatlerinin üstünde görmeye başladılar. Evvelce milletin inanç ve değerlerinin güvencesiydiler, gitgide milletin inanç ve değerlerini tehdit eder hale geldiler.
Özellikle, yeniçerilerin savaşlarda istenilen başarıyı elde edememeleri, eskisi gibi düşmanı korkutmaktan uzak olmaları gibi sebepler, “ıslah” edilmelerinin mümkün olmayacağı kanaatini oluşturdu. Bu durum toplumun bütün kesimi tarafından kabul görür hale geldi. Rahatsızlık ayyukaya çıktı. Değişik bir deyimle Yeniçeriler, “imtiyazlı bir sosyal bela” haline geldiler.
Yöneticiler ve halka göre: “Artık bıçak kemiğe dayandı.” Yeniçeriler kaldırılmalıydı.
Bu arada değişik kesimlerle toplantı üstüne toplantı tertipleyen II. Mahmut, yaptığı her işte olduğu gibi bu iş için de Şeyhülislam’dan fetva alarak elini güçlendirdi. İlk etapta yeniçeri ağası da buna karşı değildi. Bu fetvayı “Eşkinciyan Ocağı”nın kurulması için alınan fetva izledi. Her ne kadar her şey konuşarak anlaşarak yapılıyor olsa da bir müddet sonra yeniçeriler, altlarının oyulduğunun farkına vardılar. Hemen tertibe ve kazan kaldırma başladılar. Diğer taraftan yeniçerilerin yaptıkları ve yapacaklarının farkına varan padişah, hazır vaziyetteki bütün kurumlarıyla teyakkuza geçti.
Padişah, yaptıklarını ve yapacaklarını esasa ve usule dikkat ederek yapıyordu. Son derce titiz davranıyordu.
Fetvayla da yetinmeyen II. Mahmut, Şeyhülislam’a: “Ahitlerine uymayan, isyan eden yeniçeriler için ne gerekir?”
El Cevap: “Katli vaciptir.”
Her ne kadar Padişah, kan dökmekten yana değilse de olabileceklerin farkındaydı. Durumu bir kez daha değerlendirmek maksadıyla vezirlerinin görüşlerine başvurdu. Vezirler: “Bir kere fetva alındı geri dönüşü olamaz Hünkâr’ım.” demeleri üzerine padişah rahatladı.
Tüm bu olanlardan sonra; ‘sancak-ı Şerif’i çıkartarak; (Tellallar) “Ey! Ümmet-i Muhammed, sancak-ı şerifin altına gelin!” nidası her tarafta duyuruldu.
Padişah’ın sancak-ı Şerifine karşı yeniçeriler ve Bektaşi tekkeleri de: “Yeniçeri olan kazanların yanına gelsin!” diye ‘Kazan kaldırdılar.’ bununla da yetinmeyen yeniçeriler müntesiplerine moral vermek için: “Arkadaşlar! Acziyet göstermeyin, tereddüt etmeyin, yeniçeri ocağının namı kıyamete kadar kalkmaz! Göreyim sizi, Hacıbektaş ocağını da uyandırın!” diyerek meydana toplanmış olan serseri, hayta, esafil grubunu teşvik ve tahrik ediyorlardı. Bir taraftan da payitahtın sahibini sıradanlaştırmak, kendi kurumlarını ebed-müddet göstermek için; “Padişah bir insan değil midir? Kim olursa olsun, padişah olur. Yeter ki bizim ocağımız devam etsin.” diye alabildiğine bağırıyorlardı.
KARACEHENNEM
Ayaklanma başladı. Bâb-ı Hümâyun’da toplananlara; Ağa Hüseyin ile M. İzzet Paşa komuta edeceklerdi. Ayaklanmacılar, Divan yolu, Beyazıt ve Uzun Çarşı’da ana yolları tutarak harekete geçtiği bir sırada; topçu yüzbaşılarından “Karacehennem” lakaplı Hüseyin Ağa, yerden çekilen iki topla, tekbir sesleri arasında görünmesi, ayaklananlar üzerinde ani bir şaşkınlık yarattı. Bu şaşkınlık korunma refleksiyle iki üç yoldan takip edilen yeniçerilerin, kışlaya girmelerine sebep oldu. (Kışlaya girmeleri hayatlarının hatası oldu.) Kışla sarıldı. Kanlı bir olay cereyan etmemesi için bir kere daha nasihat etmek üzere, Ahıskalı Ahmet Efendi ile Karacehennem gönderildi. Yapılan tüm olumlu girişimlere rağmen söylenenleri yapmaya yanaşmayan yeniçeriler, bir yerde kendi sonlarını hazırlamış oldular.
Gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra başta, Karacehennem olmak üzere diğer topçularla beraber, yıkıcı ve yanıcı mühimmatı kışlaya atarak yangın çıkarttılar. Bu yolla ciddi zayiat veren yeniçeriler ve Bektaşi dervişleri, kışladan kaçmak isterken kılıçtan geçirildi. Oracıkta yaklaşık 7- 8 bin kişi öldürüldü. ** Ardından İstanbul’un hemen her tarafında yeniçeri takibe başladılar. Ele geçirilenler gerekli sorgudan geçirildikten sonra idam edildi.
Ahmed Cevdet Paşa’nın deyimiyle:
“Yeniçeriler cüzzam illeti gibi avamın iliklerine işlemişti.”
Muhtemel gelebilecek tehlikeleri dikkate alarak ciddi önlem alındı. Şehrin huzurunu bozacağı endişesiyle yaklaşık 20 bin “serseri” şehir dışına sürüldü. Böylece Osmanlının en güçlü ordusu kanlı bir akıbetle sona ermiş oldu.
“Vakayı Hayriye” (Hayırlı Olay): denen bu meselede fevkalade yararlılık gösteren Karacehennem lakaplı Yusuf İbrahim Ağa, padişahın iltifatına mazhar oldu. Terfian Nevşehir bölgesinin müsellemliğine[1] gönderildi.
Polonya asıllı Alman generali Moltke bir seyahat esnasında uğradığı Nevşehir’de görüştüğü Karacehennem’i şöyle tanıtır: “Nevşehir’de bu memleketin ileri gelenlerinden biriyle tanıştım, lakabı Yusuf İbrahim Ağa/Karacehennem’di. Asıl adını kimsenin bilmediği bu adam, yeniçerilerin kaldırılmasında önemli ve kanlı bir rol oynadı. Acımasızlığıyla tanınan Karacehennem’den, herkes çekiniyordu. İnsanlar korkusundan, adını dahi yavaş sesle anıyorlardı.
BEKTAŞİLER
Hemen her konuda yeniçerilerle beraber hareket eden Bektaşîler, bu olayda da yeniçerilerle beraber oldular. Birçok Bektaşî dedesi yeniçeriler adına propaganda yaptılar. Böylece Bektaşî tekkeleri de yeniçerilerle özdeş kabul edildi.
Yeniçeriler kaldırıldıktan sonra Bektaşi dergâhlarının menkul ve gayrimenkullerini devlet müsadere etti. Daha sonra Nakşî dergâhlarına devretti. Bundan sonra toplumda, sefih (ayaktakımı) olanlara yeniçeri, içtimaî mevki sahiplerine de Bektaşî denmeye başlandı.
Murat Hüdavendigar döneminde dünya tarihinde örneği olmayan ve ilk defa başlatılan, devşirme (yeniçerilik) müessesesi, maalesef istenmeyen bir akıbetle son buldu.
Önceki yaptıkları hizmetleri dikkate alarak, önemsiz birileriymiş gibi de algılanmamalıdır. Çok yararlı işler yapan bu ocak, zamanla “Ali kıran baş kesen” durumuna düşmüş, zararlı hale gelmiştir. Malum sonuç da kaçınılmaz oldu. Haddi bilmemek kerameti kendinden menkul saymak, işte böyle sonuçlar doğuruyor!
Şair Keçecizade İzzet Molla’nın dilinden Vakayı Hayriye
Bir zamanlar devlet ricalini öldürüp astıkları ve adına “şecere-i vakvak” dedikleri ağaca bu sefer kendileri asıldılar.
Bu duruma İzzet Molla da:
“Bir zaman ehl-i fitne cami-i Han-i Ahmed’de
Bî günah asmıştı kullarını Hallak’ın
Şimdi erbab-ı şekkanın dökülüp kelleleri
Meyve vaktine yetiştik şecere-i vakvakın
Tecemmu eyledi meydan-ı lahma
Edüp küfran-ı nimet nice bağis
Koyup kaldırmadan ikide bir de
Kazan devrildi söndürdü ocağı”
KAYNAKLAR
· Alemdar Vakası; 15-18 Kasım 1808’de Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümüyle neticelenen ve Nizam-ı Cedid reformlarını kesintiye uğratan yeniçeri ayaklanmasıdır.
** Bu rakam, sancak-ı şerifin çıkarıldığı 15 Haziran’dan 2 Ağustos tarihine kadar süren zaman içinde, ülkenin her tarafında ölenlerle beraber 40 bin olduğu dahi ifade edilmektedir.
- Sami Hocaoğlu; Yeni Şafak, 08 /01/ 2003.
- Moltke’nin mektupları; Remzi Kitabevi.
- II. Mahmut Osmanlı Yenileşmesinde Bir Çığır Açıcı; Alpay Kabacalı; Deniz Bank Yay.
- Tarih-i Cevdet; Ahmed Cevdet Paşa; Üç Dal Neşriyat; Cilt; 6.
- Yeniçeriler; Reşat Ekrem Koçu; Doğan Yay.
- Çadırdan Saraya, Saraydan Sürgüne, OSMANLI; Nazım Tektaş; Yeni Şafak Yay.
- Osmanlı Laleleri, Osmanlı Kahvehaneleri On Sekizinci Yüzyılda Hayat Tarzı ve Boş Vakit Eğlenceleri; Derleyen: Dana Sajdi; İngilizceden çeviren; Aylın Onacak; Koç Üniversitesi.
Kendisine teslim edileni alan; vergi memurları, tahsildarlar; vali ve mutasarrıfların yerine sancak ve kazaları yönetmekle görevlendirilen memur. Kaymakam gibi üst yöneticidir.
Next