Gittiğimiz bir kahvehanede, bindiğimiz bir takside, oturduğumuz bir aile meclisinde ya da akşamları sosyal medyada gezinirken her gün istisnasız aynı manzarayla karşılaşıyoruz: Her konuda mutlaka sarsılmaz bir fikri olan, hayatında bir kez olsun “bu konuyu da bilmiyorum” dememiş o tanıdık insanlar... Fark ettiniz mi, toplum olarak artık tıp doktorundan daha iyi ilaç ismi biliyor, yıllarını bu işe vermiş ekonomistten daha keskin piyasa yorumları yapıyor, sahada ömrünü tüketmiş teknik direktörden daha iyi kadro kuruyoruz. Ülkece siyaset uzmanı, hukukçu, deprem bilimci ve sosyoloğuz. Bir insan nasıl olur da her şeyi, hem de bu kadar kusursuzca ve hiç şüpheye düşmeden bilebilir? Tabii ki bilemez. Karşılaştığımız şey gerçek bir bilgi birikimi değil; her şeyi bildiğini sanmanın, o sığ sularda yüzmenin getirdiği tehlikeli bir cesarettir.
Eskiden büyüklerimizden gördüğümüz bir edep vardı. Bilmediği bir mevzu açıldığında insan mahcup olur, sessizce kenara çekilir ve konunun gerçek uzmanını cankulağıyla dinlerdi. “Söz gümüşse sükut altındır” sözü boşuna söylenmemişti; insanlar sözünün ağırlığını tartarak konuşur, en önemlisi de haddini bilirdi. Öğrenmek, bir ustanın dizinin dibinde yıllar harcamayı gerektiren, sabır isteyen kutsal bir yolculuktu. Şimdilerde ise dijital dünyanın hayatımıza getirdiği o hız dalgasıyla birlikte, bir şeyi kulaktan dolma yarım yamalak duymuş olmak, o konuda ahkam kesmek için yeterli görülüyor. Televizyon ekranlarında sabah başka, akşam başka konuda uzman kesilenlerin yarattığı bu rüzgar, ne yazık ki sokağa da aynı şekilde yansıyor. Arama motorlarından devşirilen iki cümlelik parlak sloganlarla, ömrünü o işe adamış insanların emeği tek bir fütursuz hamleyle silinip atılabiliyor. İşin en acı tarafı ise, en az bilenlerin sesinin her zaman en yüksek tonda çıkması oluyor.
Bu durum sadece günlük sohbetlerimizi sığlaştırmakla kalmıyor, toplumun birbirine olan temel saygısını ve güven bağını da derinden sarsıyor. Dikkat edin, artık kimse karşısındakini yeni bir şey öğrenmek, onun dünyasını anlamak için dinlemiyor. Herkes sadece kendi doğrusunu dayatmanın, lafı gediğine koymanın ve ne pahasına olursa olsun “haklı çıkmanın” peşinde. Dinliyormuş gibi göründüğümüz anlarda bile aslında sadece kendi sıramızın gelmesini, o cafcaflı cümlelerimizi masaya döküp alkış toplamayı bekliyoruz. Hal böyle olunca ortada ne bir fikir alışverişi kalıyor ne de bizi ileriye taşıyacak bir ortak akıl. Kendi dar dünyamızda, her şeyi bildiğimiz o sahte tahtımızda gururla otururken aslında günden güne çölleşiyor, günden güne cahilleşiyoruz. Çünkü insanlığın kadim bir kuralı vardır: Öğrenmenin ilk ve sarsılmaz şartı, bilmediğini peşinen kabul etmektir. Havuz doluyken içine yeni bir su ekleyemezsiniz; zihni her şeyi bildiği iddiasıyla tıka basa dolu olan birine de yeni bir şey öğretemezsiniz.
İnsanı olgunlaştıran, ona asıl değerini ve entelektüel ağırlığını katan şey her konunun uzmanı kesilip ortalıkta gürültü yapmak değil; “Bu konuyu tam bilmiyorum, işin aslı nedir, bana anlatır mısın” diyebilme erdemini ve cömertliğini gösterebilmektir. Hayat, tek bir insanın her sırrını çöze canının yetmeyeceği kadar büyük; her alanda usta olamayacağımız kadar derin ve karmaşıktır. Bir konuda da fikrimizin olmaması, bir tartışmada da sessiz kalıp dinlemeyi tercih etmek bizi küçültmez; aksine aklımızın ve karakterimizin olgunluğunu gösterir. Eğer ilişkilerimizde, ailemizde ve topyekun toplumda yeniden o eski huzuru, samimiyeti ve saygıyı yakalamak istiyorsak, paçamızı esir alan bu “her şeyi bilme” hastalığından bir an önce kurtulmak zorundayız. Sesi çok çıkanların, boş teneke gibi gürültü yapanların peşinden gitmeyi bırakıp; işini sessizce, edebiyle ve hakkıyla yapanların duru bilgisine kulak vermeliyiz.
Unutmayalım ki, dünyayı yaşanabilir ve güzel kılanlar her konuda pervasızca ahkam kesenler değil; haddini, sınırını ve kelimelerinin sorumluluğunu bilenlerdir.
Next