İnsan büyüdüğünü sanır. Takvimler ilerler, okul yılları geride kalır, meslek sahibi olur, bir ev kurar, çocuklarını büyütür. Aynaya baktığında artık çocuk olmadığını görür. Ama hayatın bazı anlarında, hiç beklemediği bir yerde, içinden eski bir ses yükselir. İşte o an anlar ki çocukluk gerçekten susmamıştır.

Bir tartışmada gereğinden fazla kırıldığımızda…

Bir eleştiriyi günlerce unutamadığımızda…

Sevildiğimiz hâlde buna inanmakta zorlandığımızda…

Ya da bir çocuğun gözlerindeki korkuyu gördüğümüzde içimizin sızladığı anlarda…

Aslında yalnızca bugünü yaşamayız. Yıllar önce yaşanmış duygular da bizimle birlikte masaya oturur.

Çocukluk, insanın ilk evidir. Güvende hissetmeyi, sevilmeyi, değerli olmayı, hata yaptığında affedilmeyi ilk orada öğreniriz. Eğer o evde sevgi koşulsuzsa, insan dünyaya daha sağlam adımlarla çıkar. Ama sevgi sürekli bir başarıya, bir itaate ya da başkalarının beklentilerine bağlandıysa, insan büyüse bile içindeki çocuk hâlâ onay beklemeye devam eder.

Ne gariptir ki yıllar sonra bile çocukken duyduğumuz bazı cümleler zihnimizde yaşamayı sürdürür. “Sen yapamazsın.”, “Ağlama.”, “Kardeşin kadar başarılı ol.” gibi sözler bazen bir ömrün görünmez yüküne dönüşür. İnsan o yükü taşımaya alışır; hatta çoğu zaman taşıdığını bile fark etmez. Ta ki bir gün kendi çocuğuna aynı tonla konuştuğunu duyana kadar…

İşte o an çocukluk yeniden konuşur.

Anne babalar çocuklarına güzel bir gelecek bırakmak için büyük bir emek verir. Daha iyi bir okul, daha güvenli bir ev, daha fazla imkân… Elbette bunların hepsi kıymetlidir. Ama çocukların hafızasında en çok yer eden şey, evin büyüklüğü değildir. Birbirine nasıl bakan iki insanı hatırlarlar. Sofradaki sessizliği, kapıların nasıl kapandığını, özür dilenip dilenmediğini, sarılmaların sıcaklığını hatırlarlar. Çünkü çocuklar söylenenleri değil, yaşananları öğrenir.

Belki de bu yüzden yetişkinlikte kurduğumuz ilişkilerde yalnız değilizdir. Yanımızda çocukluğumuz da vardır. Kimi insan sevgiyi açıkça göstermeyi öğrenmiştir, kimi sevgisini saklamayı. Kimi güvenmeyi bilir, kimi sürekli terk edilmekten korkar. Çoğu zaman anlaşamadığımız şey karakterler değil, geçmişlerimizdir.

Ama bu yazının amacı geçmişi suçlamak değil. Hiç kimsenin çocukluğu kusursuz değildir.

Hepimizin eksik kaldığı yerler, duyulmamış cümleleri, yarım kalmış duyguları vardır. Önemli olan, o sessiz izlerin bugünkü hayatımızı tamamen yönetmesine izin vermemektir. İnsan geçmişini değiştiremez; fakat geçmişiyle kurduğu ilişkiyi değiştirebilir.

Belki de gerçek olgunluk, içimizde hâlâ incinmiş duran çocuğu fark edebilmektir. Ona yıllar önce duyması gereken şefkati gösterebilmek, başkalarına yaşatacağımız hayatı o yaraların değil, bilinçli seçimlerimizin şekillendirmesine izin vermektir. Çünkü iyileşmeyen her yara, sessizce bir sonraki kuşağa aktarılır.

Bugün bir an durup düşünelim: Bizi en çok etkileyen çocukluk anımız neydi? O gün hissettiğimiz duygu, bugün verdiğimiz kararları hâlâ etkiliyor olabilir mi? Belki de kendimizi anlamanın yolu, geçmişimizi inkâr etmekten değil, onu dürüstçe dinlemekten geçiyordur.

Çünkü çocukluk gerçekten susmaz.

Bazen bir bakışta, bazen bir cümlede, bazen de kendi çocuklarımızın yüzünde yeniden konuşmaya başlar. Ve biz onu ne kadar duyarsak, hem kendimizi hem de bizden sonrakileri o kadar daha az incitiriz.