İnsan, hayata gözlerini açtığında hiçbir şey istemez. Ne bir ev ister, ne bir makam, ne de adının önüne eklenecek sıfatlar… İlk ihtiyacı, kendisini güvenle kucağına alacak iki çift eldir. Çünkü insan, daha doğduğu anda aslında büyük bir hakikatin içine doğar. Kendi kurmadığı bir dünyanın misafiri olur. Kendi dikmediği ağaçların gölgesinde büyür. Kendi yapmadığı yolları yürür. Kendi yazmadığı bir hikâyenin ortasında gözlerini açar.
Belki de bu yüzden hayatın bize ilk öğrettiği şey sahip olmak değil, emanet taşımaktır.
Fakat yıllar geçtikçe bu hakikati unutuyoruz.
Konuşmaya başladığımız ilk günden itibaren "benim" demeyi öğreniyoruz. Benim oyuncağım… Benim odam… Benim arkadaşım… Sonra büyüyoruz; kelimeler değişiyor ama cümle aynı kalıyor. Benim evim… Benim arabam… Benim işim… Benim çocuğum… Benim hayatım…
Oysa insanın "benim" diye seslendiği her şey, zamanı gelince sessizce elinden kayıp gidiyor.
Hiç kimse çocukluğunu yanında taşıyamıyor.
Hiç kimse gençliğini durduramıyor.
Hiç kimse anne babasını sonsuza kadar yanında tutamıyor.
Hiç kimse sevdiği insanlara, "Hiç gitmeyeceksiniz." diyemiyor.
Hayat, en büyük derslerini çoğu zaman en sessiz anlarda veriyor.
Bir gün çocukluğun geçtiği sokağa yıllar sonra yeniden dönüyorsunuz. Aynı taşlar yerinde duruyor belki ama sesler değişmiş. Pencereden sizi çağıran annenizin sesi yok. Akşam ezanıyla eve koştuğunuz günler çok geride kalmış. Mahallenin yaşlı çınarı hâlâ ayakta ama altında oturan insanlar başka insanlar. O an anlıyorsunuz ki aslında değişen sadece zaman değil; ona bakışınız.
Çünkü insan, elindekilerin kıymetini çoğu zaman onları kaybettikten sonra öğreniyor.
Oysa kıymet bilmek, kaybetmeyi beklememelidir.
Bir çocuğun saçını okşarken bunun bir gün hatıraya dönüşeceğini bilmek…
Annenizin anlattığı aynı hikâyeyi belki yüzüncü kez sabırla dinleyebilmek…
Babanızın yavaşlayan adımlarını fark edip onunla aynı tempoda yürüyebilmek…
Bir dostun omzuna sadece ihtiyacı olduğu için elinizi koyabilmek…
İşte bunlar hayatın görünmeyen zenginlikleridir.
Bugün insanlık büyük bir hızın içinde yaşıyor. Herkes daha fazlasına yetişmeye çalışıyor. Daha büyük evler, daha yüksek makamlar, daha çok kazanç, daha fazla eşya… Fakat garip bir şekilde çoğaldıkça eksiliyoruz. Evler büyüyor ama sofralar küçülüyor. Takvimler doluyor ama gönüller boşalıyor. Birbirimizle daha kolay iletişim kuruyoruz ama birbirimizi daha az duyuyoruz. Her şeyi kaydediyoruz ama hiçbir anı gerçekten yaşamıyoruz.
Çünkü sahip olmayı öğrendik; korumayı unuttuk.
Oysa bu dünya bize ait değildir. Bizden öncekiler nasıl bu topraklardan geçtiyse, biz de geçeceğiz. Bizden sonra başkaları gelecek. Bizim çocuklarımızın çocukları aynı gökyüzüne bakacak, aynı rüzgârı hissedecek, aynı toprağa basacak. Belki adımızı bile bilmeyecekler. Ama onlara nasıl bir dünya bıraktığımızı yaşayarak öğrenecekler.
İnsan bazen yalnızca çocuklarına değil, hiç tanımayacağı insanlara karşı da sorumludur.
Bir ağacı kesmemek, sadece bugünü değil yarını düşünmektir.
Bir kitabı yıpratmadan kapatmak, bilgiyi gelecek nesillere saygıyla devretmektir.
Bir sözü ölçerek söylemek, karşımızdaki insanın kalbini korumaktır.
Bir sırrı taşımak, güveni ayakta tutmaktır.
Bir tebessümü esirgememek, belki de hiç tanımadığımız bir insanın gününü değiştirmektir.
Çünkü emanet sadece elde tutulan bir şey değildir.
Bazen bir bakıştır.
Bazen bir hatıradır.
Bazen bir duadır.
Bazen de hiç kimsenin görmediği bir iyiliktir.
Ne gariptir ki insan, en büyük yıkımları çoğu zaman kendisini her şeyin sahibi sandığında yaşar. Oysa sahiplik, insana güç verir gibi görünse de çoğu zaman kibri büyütür. Emanet bilinci ise insanı alçak gönüllü yapar. Çünkü bilir ki bugün elinde olan, dün başkasının elindeydi; yarın da başka birinin olacak.
Belki de bu yüzden hayat, bize sürekli bırakmayı öğretiyor.
Çocukluğumuzu bırakıyoruz.
Gençliğimizi bırakıyoruz.
Sevdiklerimizi uğurluyoruz.
Evlerimizi değiştiriyoruz.
Şehirlerimizi geride bırakıyoruz.
Bir gün aynaya baktığımız yüzü bile geçmişte bırakıyoruz.
Ömür dediğimiz şey, aslında büyük vedaların küçük provaları değil midir?
İşte tam da bu yüzden insanın asıl sorumluluğu, ne kadar çok şeye sahip olduğu değil; kendisine bırakılanlara nasıl davrandığıdır.
Bir anneye evlat olmak…
Bir babaya evlat olmak…
Bir çocuğa anne ya da baba olmak…
Bir dosta dost kalabilmek…
Bir eşe yoldaş olabilmek…
Bir komşunun kapısını hâl hatır için çalabilmek…
Bütün bunlar, hayatın bize sunduğu en kıymetli imkânlardır.
Ve belki de insanın gerçek büyüklüğü, bunların hiçbirini sıradanlaştırmamaktadır.
Çünkü alışmak, bazen en büyük kayıptır.
Her gün gördüğümüz yüzlerin bir gün özleneceğini unutmak…
Her sabah aldığımız nefesi hak zannetmek…
Her akşam döndüğümüz evin hep bizi bekleyeceğini sanmak…
İşte insanı en çok bu yanılgılar yorar.
Belki de bu yüzden hayatın bize bıraktığı en büyük ders şudur:
Hiçbir şey sonsuza kadar bizim değildir.
Ama bize bir süreliğine verilen her şey, sonsuz bir özeni hak eder.
Çünkü günün sonunda insanlar evlerimizi değil, onlara açtığımız kapıyı hatırlayacaklar.
Servetimizi değil, paylaşmayı bilip bilmediğimizi…
Sözlerimizi değil, sözlerimizin kalplerinde bıraktığı izi…
Adımızı değil, adımız geçtiğinde yüzlerinde beliren tebessümü…
İnsan, ardında bıraktığı mallarla değil; dokunduğu hayatlarla yaşamaya devam eder.
Ve belki de emanetin gerçek anlamı tam burada saklıdır.
Bu dünyadan giderken yanımızda hiçbir şey götüremeyeceğiz.
Ama bize emanet edilenleri incitmeden taşıyabildiysek, geriye bıraktığımız en büyük miras da bu olacaktır.
Next