İnsan, ömrünün büyük bölümünü çalışarak geçiriyor. Sabahın erken saatlerinde evinden çıkıyor, kimi zaman ailesine ayıracağı zamandan fedakârlık ediyor, kimi zaman kendi ihtiyaçlarını erteliyor. Yıllar boyunca bir gün rahat edeceği umuduyla çalışıyor. Sonra beklediği gün geliyor: Emeklilik. Peki, insan yıllarca çalıştıktan sonra gerçekten rahat edebiliyor mu, yoksa hayatının yeni ve zorlu bir dönemine mi adım atıyor?
Emeklilik, kâğıt üzerinde çalışma hayatının sona ermesi ve dinlenme döneminin başlaması gibi görünebilir. Oysa gerçek hayat, bu kadar basit değil. Çünkü insan yalnızca işinden ayrılmıyor; alıştığı düzenden, günlük sorumluluklarından, iş arkadaşlarından ve bazen de kendisini tanımladığı mesleğinden uzaklaşıyor. Bir zamanlar telefonları susmayan, fikri sorulan, sorumluluk üstlenen insan, emeklilikle birlikte kendisini bambaşka bir hayatın içinde bulabiliyor.
Üstelik herkes emekliliğe aynı şartlarda adım atmıyor. Kimi yıllarca verdiği emeğin karşılığında sevdiklerine daha fazla zaman ayırmayı hayal ediyor. Kimi ise daha ilk günden ay sonunu nasıl getireceğini hesaplamaya başlıyor. Kira, faturalar, pazar masrafı, ilaç giderleri ve beklenmedik harcamalar derken dinlenme hayali yerini geçim mücadelesine bırakabiliyor. Yıllarca çalışan bir insanın, hayatının ilerleyen döneminde temel ihtiyaçlarını karşılamak için yeniden hesap yapmak zorunda kalması, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda insani bir meseledir.
Emeklilik, insanın çalışmasının sona ermesi olabilir; ancak insanın ihtiyaçlarının sona ermesi değildir.
Bir de işin görünmeyen tarafı var: İnsan kendisini ne zaman işe yarar hisseder? Çalışırken mesleğiyle, kazancıyla, sorumluluklarıyla ve toplumdaki rolüyle tanımlanan pek çok kişi, emekli olduktan sonra bir boşluk yaşayabiliyor. Her sabah kalkmak için bir nedeni olan insan, bir süre sonra günlerini nasıl geçireceğini bilemeyebiliyor. Çalışma hayatının temposu içinde fark edilmeyen yalnızlık, emeklilikte daha görünür hâle gelebiliyor.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Emeklilik her insan için mutsuzluk anlamına gelmez. Kimileri için yıllardır ertelenen seyahatlerin, hobilerin, torunlarla geçirilen zamanın ve huzurlu bir yaşamın kapısını açar. Kimileri ise iş hayatının sona ermesiyle birlikte sosyal çevresinin daraldığını, kendisini dışarıda kalmış hissettiğini fark eder. Aynı dönemin bir insan için ödül, başka bir insan için mücadeleye dönüşmesinin nedeni yalnızca gelir düzeyi değildir. Sağlık, sosyal ilişkiler, yaşanılan çevre, kişisel beklentiler ve kişinin kendisine yeni bir yaşam alanı kurabilmesi de önemlidir.
Peki, yıllarca çalışmış bir insanın deneyimi neden emeklilikle birlikte geri plana düşsün? Bir öğretmenin bilgisi, bir ustanın tecrübesi, bir işçinin yıllar içinde edindiği beceri, bir esnafın hayatı tanıma biçimi yalnızca çalışma hayatıyla mı sınırlıdır? Emekli olmak, bir insanın artık öğrenemeyeceği, üretemeyeceği veya topluma katkı sağlayamayacağı anlamına gelmez. Tam tersine, yılların birikimi yeni kuşaklara aktarılabilecek önemli bir değerdir. Mesele, insanları sürekli çalışmaya zorlamak değil; çalışmak isteyenlere, üretmek isteyenlere ve bilgi paylaşmak isteyenlere uygun fırsatlar sunabilmektir.
Ailelerin de bu dönemde önemli bir sorumluluğu bulunuyor. Emekli olan anne babayı yalnızca evde daha fazla vakit geçiren bir kişi olarak görmek, onun ihtiyaçlarını ve duygularını gözden kaçırmak demektir. İnsanların yaşları ilerledikçe anlaşılmaya, dinlenmeye, fikirlerinin sorulmasına ve sosyal hayatın içinde kalmaya duydukları ihtiyaç ortadan kalkmaz. Bazen birlikte içilen bir kahve, fikrine başvurulan bir konu ya da sıradan bir yürüyüş, kişinin kendisini hâlâ hayatın bir parçası olarak hissetmesine yardımcı olabilir.
Ancak bütün sorumluluğu ailelere yüklemek de doğru değildir. Emeklilik döneminin insanca yaşanabilmesi, bireysel çabanın yanında ekonomik koşullara, sosyal politikalara, sağlık hizmetlerine, erişilebilir kamusal alanlara ve yaşlıların toplumsal yaşama katılabilmesine de bağlıdır. Emekli bir insanın yaşamını sürdürebilmek için sürekli yakınlarından yardım istemek zorunda kalmaması, kendi kararlarını verebilmesi ve ihtiyaçlarını karşılayabilmesi önemlidir. Çünkü mesele yalnızca kaç yıl yaşadığımız değil, o yılları hangi şartlarda geçirdiğimizdir.
Belki de yıllarca yanlış bir soruya odaklandık. İnsan ne zaman emekli olacak diye sorduk; peki, emekli olduktan sonra nasıl yaşayacak diye yeterince düşündük mü? Çalışma hayatının sona erdiği günün ardından insanı nasıl bir ekonomik düzenin, nasıl bir sosyal çevrenin ve nasıl bir yaşamın beklediğini konuştuk mu?
Emekliliği yalnızca bir maaş, bir yaş sınırı veya çalışma hayatının bitişi olarak değerlendirmek, bu dönemin gerçek anlamını eksik bırakır. Emeklilik aynı zamanda insanın kendisine yeniden zaman ayırabilmesi, geçmişte ertelediği ilgi alanlarına dönebilmesi ve hayatın farklı bir evresini kurabilmesidir. Bunun mümkün olabilmesi için de insanın ekonomik güvenceden sosyal desteğe kadar pek çok alanda kendisini güvende hissetmesi gerekir.
Sonuçta hiç kimse ömrünü yalnızca çalışmak için yaşamıyor. Çalışıyoruz; çünkü ihtiyaçlarımız var, sorumluluklarımız var, sevdiklerimize karşı görevlerimiz var. Ama hayatın bütününü işe, mesaiye ve geçim hesabına indirgersek geriye kendimiz için ne kalıyor? Emeklilik, yılların ardından hayatı yeniden keşfetme fırsatı olmalı; yeni bir çaresizlik sınavına dönüşmemeli.
Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Bir insan yıllarca çalışıp emek verdiğinde, emeklilik onun için gerçekten bir ödül mü olmalı, yoksa hayatının geri kalanını sürdürebilmek için verdiği yeni bir mücadele mi?
Çünkü insanın emeğine değer vermek, yalnızca çalıştığı yılları değil, çalışmayı bıraktıktan sonraki yaşamını da önemsemekle mümkündür.
Next