İnsan hayatı boyunca defalarca kırılıyor. Kimi zaman bir sözle, kimi zaman verilen bir sözün tutulmamasıyla, kimi zaman güvendiği bir insanın davranışıyla… Bazen de en çok değer verdiği kişiden gördüğü bir hayal kırıklığıyla. Fakat insanı asıl değiştiren çoğu zaman kırıldığı an değil, o kırgınlıktan sonra hayata nasıl devam ettiğidir.
Çünkü insan her kırıldığında aynı insan olarak kalmıyor.
Bir zamanlar herkese kolayca güvenen insan, bir süre sonra daha temkinli davranabiliyor.
Her derdini anlatan kişi susmayı öğrenebiliyor. İnsanlara koşulsuz yaklaşan biri, yaşadığı hayal kırıklığından sonra mesafesini artırabiliyor. Bir zamanlar “Ben asla böyle yapmam” diyen insan, yaşadıklarından sonra bazı davranışlarını yeniden sorgulamaya başlıyor.
Bazen değişim fark edilmeden oluyor.
İnsan bir gün dönüp kendisine baktığında “Ben ne zaman böyle oldum?” diye soruyor. Daha az konuşuyor, daha az anlatıyor, daha az beklentiye giriyor. Eskiden önem verdiği bazı şeyleri artık önemsemiyor. Belki de en büyük değişim burada başlıyor: İnsan, bir zamanlar kendisini üzen şeylerin artık kendisini aynı şekilde üzmediğini fark ediyor.
Ama her değişim iyileşmek anlamına gelmiyor.
Bazı insanlar kırıldıktan sonra daha güçlü sınırlar koymayı öğreniyor. Kimseye hesap vermeden kendi hayatını kurmayı, gerektiğinde “hayır” demeyi, kendisini değersiz hissettiren ilişkilerden uzaklaşmayı öğreniyor. Bazıları ise yaşadığı kırgınlığı beraberinde taşıyor. Yeni tanıştığı insana eski insanın hesabını soruyor. Yeni bir ilişkiye eski ilişkinin güvensizliğiyle başlıyor. Bugünün insanına dünün kırgınlığıyla bakıyor.
İşte burada geçmiş ile bugün birbirine karışıyor.
Bir eşin söylediği tek bir söz, bazen karşısındaki için yalnızca o günün sözü olmayabiliyor.
Daha önce yaşadığı bir hayal kırıklığını da harekete geçirebiliyor. Bir çocuğun yaptığı bir davranış, anne babanın kendi çocukluğunda yaşadığı bir olayı hatırlatabiliyor. Bir insanın sessizliği, karşısındaki tarafından ilgisizlik olarak yorumlanabiliyor. Oysa bazen sessizliğin arkasında yıllar önce öğrenilmiş bir korunma biçimi bulunabiliyor.
Bu nedenle aile ve evlilik danışmanlığı çalışmalarında yalnızca “Bugün ne oldu?” sorusuna bakmak yeterli olmayabiliyor. İnsanların bugünkü ilişkilerine hangi deneyimlerle geldiklerini anlamak da önemli. Ancak burada geçmişi her şeyin açıklaması gibi görmek de doğru değil.
Geçmiş yaşadıklarımızı anlamamıza yardımcı olabilir; fakat bugün nasıl davranacağımız konusunda tek belirleyici olmak zorunda değildir.
Çünkü insan değişebilir.
Kırıldığımız yerde kalmak zorunda değiliz.
Bize yapılanı başkasına yapmak zorunda değiliz.
Güvenimiz sarsıldı diye bir daha kimseye güvenmemek zorunda değiliz.
Bir ilişkide incindik diye bütün ilişkileri aynı görmek zorunda değiliz.
Bazen insanın olgunlaşması, hiç kırılmamakla değil; kırıldıktan sonra neyi yanında taşıyacağına karar vermekle başlıyor.
Hayatta hepimizin bir “keşke”si var. Keşke o sözü söylemeseydim, keşke o insana bu kadar güvenmeseydim, keşke biraz daha erken fark etseydim, keşke kendimi daha önce savunsaydım… Fakat hayatın en yorucu taraflarından biri, geçmişteki bir anı bugünün tamamına dönüştürmek.
Geçmişi değiştiremeyiz. Ama geçmişin bugünümüzü yönetmesine izin verip vermeyeceğimize dair bir seçim yapabiliriz.
Bazen affetmek karşımızdaki insanı haklı bulmak değildir. Bazen affetmek, yaşananın hayatımızın geri kalanını yönetmesine izin vermemektir. Bazen uzaklaşmak küsmek değildir.
Bazen sınır koymak sevgisizlik değildir. Bazen yeniden güvenmek de unutmak anlamına gelmez.
İnsan kırıldığı yerden değişiyor.
Kimi zaman içine kapanarak, kimi zaman sertleşerek, kimi zaman mesafe koyarak…
Ama belki de en güzel değişim, insanın bir gün kendi kendine şunu söyleyebilmesi:
“Bana yapılanlar beni değiştirdi ama kim olduğumu belirlemek zorunda değil.”
Çünkü hayat bize ne yaşattıysa yaşatsın, insanın hikâyesinin son cümlesini her zaman geçmiş yazmıyor.
Bazen insan en çok kırıldığı yerden kendisini yeniden tanıyor.
Ve belki de büyümek, hiç kırılmamak değil; kırıldığımız yerden başkasını kırmamayı öğrenmek.
Next