İnsan ilişkilerinde en sık karşılaştığımız sorunlardan biri, herkesin kendisini haklı görmesidir. Eşler birbirini suçluyor, anne babalar çocuklarından şikâyet ediyor, kardeşler yıllarca konuşmuyor. Herkesin anlatacak bir gerekçesi, geçmişten hatırlattığı bir kırgınlığı var. Peki, herkes kendi açısından haklıysa ilişkiler neden bu kadar kolay yıpranıyor?
Belki de asıl sorunumuz, haklı olmakla her şeyi yoluna koyabileceğimizi düşünmemizdir. Oysa insan bazen haklı olduğu hâlde karşısındaki insanı kırabilir, doğruyu söylerken yanlış bir üslup kullanabilir, kendisini anlatmaya çalışırken başkasını dinlemeyi unutabilir. Çünkü bir ilişkide yalnızca ne söylediğimiz değil, nasıl söylediğimiz de önemlidir.
Aile ve evlilik danışmanlığı alanındaki gözlemlerim, insanların çoğu zaman anlaşılmak istediğini ancak karşısındakini anlamak için aynı çabayı göstermediğini düşündürüyor.
Herkes kendisini anlatmak istiyor ama dinlemek söz konusu olduğunda sabır azalıyor. Herkes saygı bekliyor ama kendi davranışlarının karşı tarafta nasıl bir etki bıraktığını düşünmeyebiliyor. Böylece konuşmalar çözüm aramaktan çıkıyor, haklılık mücadelesine dönüşüyor.
Bir evlilik düşünün. Yıllardır aynı evi paylaşan iki insan, zamanla birbirinin sesini duymamaya başlıyor. Bir tartışma sırasında biri geçmişte yaşananları hatırlatıyor, diğeri yaptığı fedakârlıkları sıralıyor. Biri, “Sen beni hiç anlamadın.” derken diğeri, “Ben senin için neler yaptım.” diye karşılık veriyor. İkisi de kendisini haklı buluyor ama ikisi de ilişkinin bugün neden bu noktaya geldiğini anlamaya çalışmıyor.
İşte tam burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Amacımız haklı olduğumuzu kanıtlamak mı, yoksa yaşadığımız sorunu çözmek mi? Çünkü haklı çıkmakla bir ilişkiyi korumak her zaman aynı şey değildir. Tartışmayı kazanabilir, son sözü söyleyebilir ve karşımızdakini susturabiliriz. Fakat bütün bunları yaparken onun bize duyduğu güveni ve yakınlığı kaybedebiliriz. Bazen son sözü söylemenin verdiği kısa süreli rahatlık, geride uzun süre devam eden bir sessizlik bırakır.
Elbette bir ilişkiyi korumak adına her şeye katlanmak gerektiğini savunmuyorum. Şiddetin, tehdidin, baskının veya ağır haksızlıkların yaşandığı durumlarda tarafların sorumluluğu aynı değildir. Hiç kimse sırf bir ilişki devam etsin diye kendi güvenliğinden, kişilik haklarından ve temel değerlerinden vazgeçmek zorunda değildir. Ancak günlük yaşamda yaşanan birçok anlaşmazlıkta, insanın kendi davranışlarını sorgulaması ve karşısındakini gerçekten dinlemesi çözümün önünü açabilir.
Bu mesele yalnızca eşler arasında da yaşanmıyor. Anne babalar çocuklarının kendilerini anlamadığını düşünüyor; çocuklar ise anne babalarının kendilerini dinlemediğinden yakınıyor. Bir taraf yıllarca verdiği emeğin görülmesini istiyor, diğer taraf duygularına değer verilmesini bekliyor. Her iki taraf da kendi yaşadıklarını anlatırken karşısındakinin dünyasında neler olup bittiğini gözden kaçırabiliyor.
Bazen bir anne babanın iyi niyetle söylediği bir söz, çocuğunda yetersizlik duygusu oluşturabilir. Bazen bir evladın öfkeyle verdiği cevap, ailesinde derin bir kırgınlığa neden olabilir. Burada önemli olan, hemen suçlu aramak değil, söylenen sözlerin ve yapılan davranışların ilişkide nasıl bir iz bıraktığını anlamaktır. İyi niyetli olmak, her zaman doğru davranmak anlamına gelmez. Aynı şekilde incinmiş olmak da karşı tarafı incitme hakkı vermez.
Peki, insan neden özür dilemekte zorlanır? Çünkü bazıları özür dilemeyi yenilgi, hatasını kabul etmeyi güçsüzlük olarak görür. Oysa “Burada ben de yanlış yaptım.” Diyebilmek olgunluğun göstergesidir. İnsan kendi hatasını kabul ettiğinde değer kaybetmez; aksine, kendisini geliştirmek için bir adım atmış olur.
Ancak özür dilemek yalnızca birkaç kelime söylemekten ibaret değildir. Aynı davranışları tekrar edip her defasında özür dilemek güveni yeniden oluşturmaz. Gerçek bir özür, davranışlarda değişiklikle anlam kazanır. Birbirimizi kırdığımızda bunu fark etmek, sorumluluk almak ve aynı hatayı tekrarlamamak için çaba göstermek gerekir.
İlişkileri ayakta tutan şey, tarafların hiç hata yapmaması değildir. Önemli olan, hata yaptığında bunu kabul edebilmek, karşısındakini dinleyebilmek ve sorunları bir güç mücadelesine dönüştürmeden çözmeye çalışmaktır. Bazen uzun uzun kendimizi savunmak yerine, “Seni kırdığımı şimdi daha iyi anlıyorum.” diyebilmek çok daha anlamlıdır.
Elbette her ilişki kurtarılamaz. Bazı kırgınlıklar derinleşir, güven yeniden kurulamaz ve yollar ayrılır. Ancak hangi sonucu yaşarsak yaşayalım, kendi davranışlarımızı değerlendirmek gelecekte aynı hataları tekrarlamamamıza yardımcı olur. Çünkü mesele her tartışmada haklı çıkmak değil, nasıl bir insan ve nasıl bir eş, anne, baba ya da dost olduğumuzu da sorgulayabilmektir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Bir tartışmada son sözü söylemek mi bizim için daha önemli, yoksa karşımızdaki insanla sağlıklı bir ilişki kurabilmek mi? Kaç kez haklı olduğumuzu kanıtlamak uğruna sevdiklerimizi kırdık? Kaç kez bir özürle çözülebilecek bir meseleyi büyüttük? Ve kaç kez karşı tarafın ne hissettiğini anlamaya çalışmadan karar verdik?
Unutmayalım, haklı olmak bazen insanın içini rahatlatır ama her zaman bir ilişkiyi iyileştirmez. Çünkü bir ilişkide asıl başarı, karşısındakini susturmak değil, birbirini anlayabilmektir.
Bazen ilişkiyi korumak için haklılığımızdan vazgeçmemiz değil, haklı olmanın her şey olmadığını anlamamız gerekir.
Next