Bazı evlatlar vardır; büyüdükçe anne babasından uzaklaşır. Fakat bu uzaklık her zaman aynı evde yaşamamakla ilgili değildir. Asıl uzaklık, insanın kendi ailesini hayatına yakıştıramamaya başladığı yerde ortaya çıkar.

Arkadaşlarının yanında babasının ne iş yaptığını söylemek istemez. Annesinin kıyafetlerini beğenmez. Konuşma tarzından utanır. Yaşadığı evi arkadaşlarının görmesini istemez.

Ailesinin maddi durumunu gizler. Hatta bazen anne babasının yanında yürürken bile çevresindekilerin ne düşüneceğini hesaplar.

Bir evlat için bundan daha düşündürücü bir durum olabilir mi?

İnsan bazen hayatında bir yerlere geldikçe, nereden geldiğini unutabiliyor. Daha iyi giyinmeye, daha iyi bir çevreye sahip olmaya, daha çok kazanmaya başladığında geçmişini geride bırakması gerektiğini düşünüyor.

Oysa geçmiş, insanın sırtında taşıdığı bir yük değildir.

Geçmiş, insanın hikâyesidir.

Yumurtadan çıkan civciv, bir süre sonra kabuğuna bakıp “Ben buradan çıktım ama artık burayı beğenmiyorum” demez. İnsan ise bazen büyüdükçe kendi kabuğundan utanabiliyor.

Çocukken elinden tutan babasının elleri nasırlıdır belki. Annesinin kıyafetleri modası geçmiş olabilir. Evleri gösterişli değildir. Arabaları yoktur. Çok para kazanamamışlardır. Üniversite okumamış olabilirler. Büyük şehirlerin hayatına ayak uyduramamış olabilirler.

Ama o eller seni büyütmüştür.

O ev seni korumuştur.

O sofra seni doyurmuştur.

O insanlar senin için kendi hayatlarından vazgeçtikleri günler yaşamıştır.

Bugün senin sahip olduğun bazı şeylerin bedelini belki de onlar kendi hayatlarından ödemiştir.

Bunu unutmamak gerekir.

Elbette her anne baba kusursuz değildir. Her ailede kırgınlıklar, anlaşmazlıklar, hatta ciddi sorunlar olabilir. Bir evladın yaşadığı gerçek problemleri sırf “anne babandır” diyerek yok saymak doğru değildir. Anne babaya saygı duymak, yapılan her yanlışı onaylamak anlamına gelmez.

Ama bir başka mesele daha var.

Anne babasını sırf yoksul olduğu için, eski bir evde yaşadığı için, istediği eğitimi alamadığı için, toplumun gözünde yüksek bir makamı olmadığı için veya arkadaşlarının ailesine benzemediği için küçümsemek...

İşte burada insanın kendisine dönüp bakması gerekir.

Çünkü insanın ailesini seçme şansı olmayabilir ama ailesine nasıl bakacağını seçebilir.

Bazı evlatlar anne babasının yanında güçlü görünmek isterken, onların yanında görünmekten utanıyor. Başkalarının ailesine hayranlıkla bakarken kendi ailesinin yaptığı fedakârlıkları sıradan görüyor.

Babasının her sabah işe giderken çıkardığı sesi duymuyor.

Annesinin yıllarca aynı kıyafetleri giyerek çocuklarının ihtiyaçlarını öncelediğini fark etmiyor.

Çocukken “Benim olsun” dediği şeylerin nasıl alındığını hiç düşünmüyor.

Çünkü çocukken ihtiyaçlarını görüyordu, büyüyünce fedakârlığın kendisini görmesi gerekiyordu.

İşte tam burada evlatlık sınavı başlıyor.

Bir insanın başarılı olması, ailesinden utanmasını gerektirmez.

Daha iyi bir hayat kurması, geçmişini küçümsemesini gerektirmez.

Yeni bir çevre edinmesi, eski çevresini yok saymasını gerektirmez.

Anne babasının imkânlarından daha iyi imkânlara sahip olması da bir ayıp değildir. Tam tersine, anne babanın çocuğunun kendisinden daha iyi şartlarda yaşamasını istemesi çoğu zaman hayatın en doğal arzusudur.

Mesele yükselmek değil.

Mesele yükselirken aşağıda bıraktığın insanlara nasıl baktığındır.

Bugün arkadaşlarının yanında anne babandan utanıyorsan, bir an durup düşün.

Sen onların hayatına mı sığmıyorsun, yoksa onları kendi hayatına mı sığdıramıyorsun?

Çünkü bir gün insan büyür, kendi evini kurar, kendi parasını kazanır, kendi çocuklarını yetiştirir.

Ve belki o zaman bazı şeyleri daha iyi anlar.

Bir çocuğun ihtiyaçlarını karşılamanın ne kadar zor olduğunu...

Bir evlat için geceleri uykusuz kalmanın ne demek olduğunu...

Kendi isteğini erteleyip çocuğunun isteğini yerine getirmenin nasıl bir duygu olduğunu...

Belki o zaman yıllar önce küçümsediği anne babasının aslında ne kadar büyük bir mücadele verdiğini fark eder.

Fakat hayatın bazı dersleri geç öğrenilir.

Anne babasını beğenmeyen evlat, aslında bazen kendi geçmişini beğenmiyordur.

Onların evinden utanırken çocukluğundan utanıyordur.

Onların kıyafetini küçümserken kendisini büyüten yılları küçümsüyordur.

Onların hayatını yetersiz görürken, bugün sahip olduğu hayatın hangi emeklerin üzerine kurulduğunu unutuyordur.

İnsan değişebilir.

Daha iyi olabilir.

Daha çok kazanabilir.

Daha iyi şartlarda yaşayabilir.

Ama bütün bunları yaparken köklerini küçümsemek zorunda değildir.

Çünkü insanı büyüten yalnızca okul değildir, para değildir, çevre değildir.

Bazen küçük bir evin mutfağında edilen bir dua, bazen babanın yorgun elleri, bazen annenin gece yarısı başında bekleyişi insanın hayatındaki en büyük servettir.

Ve belki de insanın asıl olgunluğu, büyüyüp ailesinden uzaklaşmak değil; büyüdükçe onların değerini daha iyi anlayabilmektir.

Kabuğundan çıkabilirsin. Daha uzağa uçabilirsin. Daha güzel bir hayat kurabilirsin.

Ama çıktığın kabuğu küçümsemek, seni büyütmez.

Sadece nereden geldiğini unutturur.