Televizyonu açıyoruz; bir evliliğin en mahrem meseleleri, aile içindeki tartışmalar, aldatma iddiaları, yıllarca saklandığı söylenen sırlar ve gözyaşları karşımıza çıkıyor. Birileri yaşadıklarını anlatıyor, birileri öfkeyle karşılık veriyor, stüdyodakiler yorum yapıyor, ekran başındaki milyonlarca insan ise olup biteni izliyor. Peki, bütün bunları izlerken kendimize hiç şu soruyu soruyor muyuz: Bir ailenin mahremiyeti ne zaman toplumun eğlencesine dönüşmeye başladı?

Gündüz kuşağı programları artık televizyon yayıncılığının önemli bir parçası. Kayıplar aranıyor, yıllardır cevap bekleyen sorular gündeme taşınıyor, bazı olayların aydınlatılmasına katkı sağlanabiliyor. Elbette bunların hepsini aynı kefeye koymak doğru değil. Ancak aile ilişkilerinin, evlilikte yaşanan sorunların ve kişilerin en özel meselelerinin milyonların önünde tartışıldığı yayınlarda başka bir sorumluluk daha var: İnsan onurunu ve mahremiyetini korumak.

Bir evlilikte yaşanan sorun, yalnızca eşlerin arasında kalmayabilir. Bazen aile büyükleri devreye girer, bazen arkadaşlar taraf olur, bazen de konu sosyal medyaya taşınır. Fakat bir meselenin çok kişi tarafından bilinmesi, onun daha kolay çözüleceği anlamına gelmez. Aksine, tarafların birbirine söyleyemediği sözler kameralar karşısında dile getirildiğinde, kırgınlıklar daha da büyüyebilir. Çünkü artık mesele yalnızca iki insanın yaşadığı sorun değildir; izleyicilerin yorumları, tarafların yakınlarının tepkileri ve kamuoyu önünde haklı çıkma çabası da işin içine girer.

Peki, bir evliliğin bütün ayrıntılarını herkesin bilmesi gerçekten bir çözüm müdür? Aile ve evlilik danışmanlığı açısından baktığımızda, ilişkilerde yaşanan her sorunun aynı yöntemle ele alınamayacağını görürüz. İletişim kopukluğu, güven kaybı, aldatma iddiası, ekonomik anlaşmazlıklar veya ailelerin evliliğe müdahalesi birbirinden farklı meselelerdir. Her birinin kendine özgü nedenleri ve sonuçları vardır. Ekranda birkaç dakikada anlatılan bir olayın arka planında bazen yılların birikimi, konuşulamamış kırgınlıklar ve yanlış anlaşılmalar bulunabilir.

Üstelik televizyonda anlatılanlar, çoğu zaman taraflardan birinin bakış açısıyla sınırlıdır. İzleyici gördükleri üzerinden hemen karar verebilir; birini suçlu, diğerini mağdur ilan edebilir. Oysa bir insanı birkaç cümleyle tanımak, bir evliliğin bütün hikâyesini birkaç görüntüden çıkarmak mümkün müdür? Bir iddia, tek başına kesinleşmiş bir gerçek değildir. Bir kişinin ağlaması da tek başına haklılığının veya haksızlığının kanıtı sayılamaz.

Asıl üzerinde durmamız gereken nokta burada başlıyor. Ekran başında oturan insan, izlediği kişilerin hayatını değerlendirirken kendi evliliğini, kendi ailesini ve kendi doğrularını da devreye sokabiliyor. Birinin davranışını eleştirirken benzer bir davranışın kendi hayatında bulunup bulunmadığını düşünmeyebiliyor. Başkasının evliliği hakkında çok kesin hükümler verirken kendi ilişkisindeki sorunları görmezden gelebiliyor. Böylece başkasının hayatı hakkında konuşmak kolaylaşırken kendi hayatımızla yüzleşmek zorlaşabiliyor.

Bir de çocuklar var. Çoğu zaman yetişkinlerin tartışmalarında adı geçen, bazen görüntüleri paylaşılan, bazen de anne ve babalarının yaşadıkları üzerinden kamuoyunun gündemine taşınan çocuklar… Anne ve babanın yaşadığı anlaşmazlık, çocuk açısından zaten zorlayıcı olabilir. Bu meselelerin geniş kitleler önünde konuşulması ise çocuğun ilerleyen yıllarda karşılaşabileceği soruları, utanma duygusunu ve aile ilişkilerine dair kaygılarını artırabilir.

Çocuğun bugün kaç yaşında olduğu kadar, yarın bu görüntülerle karşılaştığında ne hissedeceğini de düşünmek zorundayız.

Anne ve babalar bir tartışmanın içinde kendi haklılıklarını kanıtlamaya çalışırken çocuklarının da bu hikâyenin bir parçası olduğunu unutabiliyor. Oysa çocuk, anne ve babasının birbirine karşı kullandığı sözlerin tarafı olmak zorunda değildir. Yetişkinlerin birbirlerine duyduğu öfkenin bedelini çocukların ödememesi gerekir. Bir aile sorunu konuşulurken çocuğun kişilik hakları, özel hayatı ve geleceği mutlaka gözetilmelidir. Elbette insanların yaşadıkları haksızlıkları anlatma, destek arama ve seslerini duyurma hakları vardır. Şiddet, tehdit veya ciddi bir mağduriyet söz konusuysa susmak zorunda olduklarını söylemek de doğru değildir. Ancak yardım istemekle özel hayatın bütün ayrıntılarını kamuya açmak aynı şey değildir. Bazen doğru mercilere başvurmak, güvenilir kişilerden destek almak ve uzman yardımıyla ilerlemek, sorunun televizyon ekranında tartışılmasından çok daha koruyucu olabilir.

Burada yalnızca programa katılanları değil, yayıncıları ve izleyicileri de düşünmeliyiz. Çünkü reyting yalnızca televizyon kanalının ölçtüğü bir rakam değildir; neyi izlemeyi seçtiğimiz, neye ilgi gösterdiğimiz ve hangi davranışları ödüllendirdiğimiz de bu düzenin bir parçasıdır. Bir insanın en zor anını izlemekten heyecan duyuyorsak, özel hayatın sınırlarının aşılmasını sıradan karşılıyorsak, başkasının acısını bir sonraki programa kadar unutuyorsak kendimize de bazı sorular sormalıyız.

Bir insanın yaşadığı acı, bizim merakımızı gidermek için sergilenen bir gösteriye dönüşmemeli. Bir evliliğin bitişi, yalnızca tarafların birbirine yönelttiği suçlamalardan ibaret görülmemeli. İnsanların hataları olabilir, yanlış kararları olabilir, birbirlerine karşı sorumluluklarını yerine getirmedikleri durumlar yaşanabilir. Ancak hiçbir insan, yaşadığı her özel mesele üzerinden sınırsız biçimde yargılanmayı hak etmez.

Televizyon elbette toplumun sorunlarını konuşabilir. Hatta bazı sorunların görünür hâle gelmesi, insanların yalnız olmadıklarını anlamalarına ve yardım aramalarına katkı sağlayabilir. Fakat bunun yolu insanları küçük düşürmekten, özel hayatlarını ölçüsüzce sergilemekten veya henüz kesinleşmemiş iddiaları hükme dönüştürmekten geçmemelidir.

Toplumsal farkındalık oluşturmakla bir insanın mahremiyetini zedelemek arasındaki çizgi korunmalıdır.

Unutmayalım ki bugün ekranlarda izlediğimiz bir ailenin yarın ne yaşayacağını bilmiyoruz. Bugün başkasının evliliğini yargılayan kişi, yarın kendi hayatında benzer bir sınavla karşılaşabilir. İnsan ilişkilerinde önemli olan, başkasının hatasını yakalamak kadar kendi sorumluluğumuzu da görebilmektir.

Aile, her sorunun kusursuz biçimde saklandığı bir yer değildir. Ailelerin sorunları olur, eşler anlaşmazlık yaşayabilir, insanlar hata yapabilir. Ancak aile mahremiyeti, sorunların üzerini örtmek anlamına gelmediği gibi, her şeyi herkesin önünde konuşmak anlamına da gelmez. Önemli olan, sorunları çözmeye çalışırken insan onurunu koruyabilmektir. Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi: Biz ailelerin sorunlarına çözüm mü arıyoruz, yoksa başkalarının hayatlarını izleyerek kendi merakımızı mı gideriyoruz?

Çünkü bir evliliğin mahremiyeti reytinge, bir insanın gözyaşı eğlenceye, bir çocuğun yaşadığı zorluk da yetişkinlerin tartışmasına dönüştüğünde kaybettiğimiz şey yalnızca özel hayatın sınırları değildir. Birbirimize duyduğumuz saygıyı da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırız.

Başkasının hayatını izlemek kolaydır. Asıl mesele, izlediğimiz hayatlarda kendi insanlığımızdan ne gördüğümüzdür.