Hayatta bazı insanlarla karşılaşırsınız, size yol gösterir. Bazıları elinizden tutar, düştüğünüzde kaldırır. Bazıları ise siz daha yolun başındayken önünüze görünmeyen bir duvar örmeye başlar. İlginç olan şudur: O duvarı örenlerin hepsi yabancı değildir.
Bazen en büyük engeli, en yakınınızdaki insan koyar.
Bir işe başlamak istersiniz, “Boşuna uğraşma” der.
Bir eğitim almak istersiniz, “Bu yaştan sonra ne gerek var?” der.
Bir hayalinizi anlatırsınız, “Sen onu yapamazsın” der.
Bir başarı elde edersiniz, “Şansın yaver gitmiş” der.
İlk bakışta bunlar yalnızca birkaç cümledir. Fakat sürekli tekrarlandığında insanın zihninde başka bir cümle oluşmaya başlar:
“Acaba gerçekten yapamaz mıyım?”
İşte asıl tehlike burada başlar.
Çünkü insanın önüne konulan her engel beton duvar şeklinde değildir. Bazı engeller bir söz, bir küçümseme, bir alay, bir kıyaslama ya da sürekli tekrarlanan bir “sen yapamazsın” cümlesidir.
Bir süre sonra insan dışarıdan gelen engelle değil, içinde büyüyen şüpheyle mücadele etmeye başlar.
Üstelik bunu yapan kişinin amacı her zaman kötü görünmeyebilir.
“Ben senin iyiliğini düşünüyorum.”
“Başına bir şey gelmesin.”
“Ben hayatı senden daha iyi biliyorum.”
“Sonra üzülmeni istemiyorum.”
Bunların bazıları gerçekten samimi kaygılardır. Her eleştiriyi kıskançlık, her uyarıyı kötülük olarak görmek de doğru değildir. İnsan bazen sevdiği kişinin hata yapmasını istemez ve onu korumaya çalışır.
Fakat bir uyarıyla sürekli engel olmak arasında önemli bir fark vardır.
Gerçekten sizi düşünen insan, riskleri anlatır ama karar verme hakkınızı elinizden almaz.
Sizi küçümseyen insan ise çoğu zaman sizin kararınızı değil, cesaretinizi hedef alır.
Özellikle aile içinde bunun örneklerini çok görüyoruz.
Çocuğunun iyiliğini istediğini söyleyen bir anne baba, farkında olmadan onun yerine karar vermeye başlayabiliyor. Çocuğu farklı bir meslek seçmek istiyor; “Sen yapamazsın” deniliyor. Kendi ayakları üzerinde durmak istiyor; “Bizim sözümüzden çıkma” deniliyor. Kendi hayatıyla ilgili karar vermek istiyor; “Sen daha küçüksün, biz senden iyi biliriz” deniliyor.
Çocuğu korumak ile çocuğun hayatını yönetmek arasındaki sınır işte burada önem kazanıyor.
Evliliklerde de benzer bir tabloyla karşılaşabiliyoruz.
Eşlerden biri kendisini geliştirmek istediğinde, diğer eş bunu bazen desteklemek yerine tehdit olarak görebiliyor. Yeni bir işe başlamak isteyen eşe, “Bu iş sana göre değil” deniliyor. Sosyal çevresini genişletmek isteyen eşe, “Sen değiştin” deniliyor. Eğitim almak isteyen eşe, “Evde yapacak işin yok mu?” deniliyor.
Bir insanın gelişmesinden neden rahatsız oluruz?
Eşimizin başarısı bizim başarısızlığımız değildir.
Arkadaşımızın yükselmesi bizim değerimizi azaltmaz.
Çocuğumuzun bizden daha başarılı olması bizi küçültmez.
Tam tersine, sevdiğimiz insanların bizden daha ileri gitmesini görebilmek de bir olgunluk göstergesidir.
Fakat bazen insan kendi yerini koruyabilmek için karşısındaki insanın yükselmesini istemez.
Çünkü karşısındaki yükseldikçe kendi eksiklikleriyle yüzleşeceğini düşünür.
Bu nedenle başkasının başarısını küçümser.
Başarısını tesadüfe bağlar.
Çabasını görmez.
Fırsatını değersizleştirir.
Sonra da bütün bunları “Ben sadece gerçekleri söylüyorum” diyerek savunur.
Oysa bazen gerçekçilik ile cesaret kırmak arasındaki çizgi oldukça incedir.
Bir insanın hayalini eleştirebilirsiniz. Fakat onu aşağılamadan.
Bir kararının yanlış olduğunu söyleyebilirsiniz. Fakat onu değersizleştirmeden.
Bir risk konusunda uyarabilirsiniz. Fakat korkularınızı onun hayatına hükmetmesi için kullanmadan.
Çünkü sevgi, insanın hayatını küçültmek değildir.
Aile ve evlilik danışmanlığı açısından baktığımda, ilişkilerde çok önemli bir nokta görüyorum: İnsanlar çoğu zaman kendilerine yapılan büyük kötülükleri değil, küçük küçük tekrarlanan davranışları biriktiriyor.
Bir gün söylenen ağır bir söz belki unutuluyor.
Ama her fırsatta küçümsenmek, başkalarıyla kıyaslanmak, kararlarının değersiz görülmesi ve sürekli engellenmek zamanla insanın kendisine olan güvenini aşındırıyor.
Sonra o kişi bir gün “Ben artık kendimi tanıyamıyorum” demeye başlıyor.
Aslında bazen sorun insanın değişmesi değil, yıllarca kendisine söylenenlerin onun iç sesi haline gelmesidir.
Bu yüzden çevremizdeki insanlara bakarken sadece “Bana iyi davranıyor mu?” diye sormak yetmez.
Şunu da sormak gerekir:
“Bu insan benim gelişimime nasıl bakıyor?”
Çünkü gerçek dostluk yalnızca kötü günümüzde yanımızda olmak değildir.
İyi günümüzde de yanımızda kalabilmektir.
Başarımızı gördüğünde yüzünün değişmemesidir.
Bizden daha iyi bir noktaya geldiğimizde bizi küçültmeye çalışmamasıdır.
Bazen insanın gerçek çevresi, başarısız olduğunda değil, başarılı olduğunda belli olur.
Çünkü herkes düştüğünüzde elinizi tutabilir.
Ama herkes ayağa kalktığınızda sizinle birlikte yürümeyi kabul etmez.
Burada bize düşen de başkalarının yoluna taş koymamak kadar, kendi yolumuza konulan taşları fark etmektir.
Her söylenene göre yön değiştirmemek gerekir.
Herkesin fikrini dinleyebiliriz ama hayatımızın direksiyonunu herkese teslim edemeyiz.
Bazen sınır koymak gerekir.
Bazen “Bu benim hayatım” diyebilmek gerekir.
Bazen de yıllardır bizi aşağı çeken bir ilişkinin içinde neden kaldığımızı kendimize sormamız gerekir.
Çünkü bir insanın hayatına destek olmak büyük bir iyilik olabilir.
Ama bir insanın önünü kesmek de küçümsenecek bir davranış değildir.
Belki bugün hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:
Ben çevremdeki insanların yolunu açanlardan mıyım, yoksa farkında olmadan onların önüne geçenlerden mi?
Çünkü insanın büyüklüğü yalnızca kendi yükselişiyle ölçülmez.
Başkalarının yükselişine nasıl davrandığı da onun karakterini gösterir.
Ve unutmayalım:
Yolunu kesen herkes yabancı değildir. Bazen en yakınındaki insan, senin en büyük engelin olabilir.
Next