Bir anne babanın en büyük hayali nedir?
Çocuğunun iyi bir insan olması, kendi ayakları üzerinde durması ve yıllar sonra dönüp baktığında “İyi ki evladım olmuş” diyebilmek…
Çünkü anne baba, çocuğunu büyütürken hesap yapmaz. Kaç gece uykusuz kaldığını, kaç kez kendi ihtiyacından vazgeçtiğini düşünmez. Çocuğu üşümesin diye üstünü örter, hastalandığında başında bekler, düştüğünde kaldırır.
Sonra çocuk büyür.
Kendi hayatını kurar.
Ve bir gün anne babasının yaşı ilerler.
Adımları yavaşlar, sağlık sorunları artar, daha fazla ilgiye ve sabra ihtiyaç duyarlar.
İşte tam o noktada bazı evlatların dilinde aynı cümleler başlar:
“İşim çok yoğun.”
“Bakamıyorum.”
“Benim de hayatım var.”
Ve çözüm olarak huzurevi gündeme gelir.
Elbette her huzurevine yerleşme hikâyesi aynı değildir. Kimi anne baba kendi isteğiyle gider, kimi aile ise sağlık ve bakım ihtiyaçları nedeniyle profesyonel desteğe başvurur.
Mesele huzurevi değildir.
Mesele, anne babanın evladının hayatındaki yeridir.
Bir huzurevinde temiz bir oda, düzenli yemek ve sağlık hizmeti bulunabilir. Ama insanın gönlündeki yalnızlığı her zaman bunlar gideremez.
Bazen yaşlı bir anne kapıya bakar:
“Bugün oğlum gelir mi?”
Bazen bir baba telefonunu eline alır:
“Acaba kızım arayacak mı?”
Oysa bazen gereken sadece beş dakikadır.
“Anne, nasılsın?”
“Baba, bir ihtiyacın var mı?”
İnsan yaşlandığında sadece bakılmak değil, hatırlanmak ve değerli olduğunu hissetmek ister.
Biz çocukken onların hayatında en büyük yeri kapladık. Hastalandığımızda başımızda beklediler, korktuğumuzda elimizi tuttular, düştüğümüzde kaldırdılar.
Şimdi roller değiştiğinde sıra biraz da bize gelmiyor mu?
Elbette herkes anne babasına aynı koşullarda bakamayabilir. Hayatın gerçekleri vardır. Sağlık sorunları, maddi imkânsızlıklar, çalışma şartları vardır.
Fakat hiçbir şart, aramayı, sormayı, ziyaret etmeyi ve gönül almayı tamamen ortadan kaldırmamalı.
Çünkü mesele aynı evde yaşamak değil.
Mesele, aynı gönülde yaşamaktır.
Anne babamız huzurevinde olabilir.
Ama evladının telefonunda, ziyaretinde, sevgisinde ve hayatında hâlâ varsa kendisini terk edilmiş hissetmeyebilir.
Asıl acı olan, bir insanın bir kuruma yerleştirilmesi değil; kendi evladının hayatında kendisine yer bulamamasıdır.
Bir gün bizim de saçlarımız ağaracak.
Bizim de adımlarımız yavaşlayacak.
Bizim de kapıya bakıp bir yakınımızı beklediğimiz günler gelecek.
O gün çocuklarımızın bize nasıl davranmasını istiyorsak, bugün anne babamıza öyle davranalım.
Çünkü hayatın en acı cümlesi bazen “Neden huzurevinde?” değil,
“Neden beni hiç aramadı?” olabilir.
Ve insanın kendisine sorması gereken soru belki de çok basit:
Anne babayı huzurevine, vicdanı nereye?
Next