Fitne günleri vardır. Öyle günler ki, taraf olsan da, olmasan da seni bulur. İnsan, kendisini bir anda karar vermek zorunda olduğu bir ortamın içinde bulur. Medya mı yönlendirecek bizi, yoksa doğruyu biz mi arayacağız?.. İşte böyle günler için önceden sağlam bir anlayışa sahip olmak gerekir.

Bir savaş gününde Müslümanın nasıl davranması gerektiğini belirleyen temel bir ölçü vardır. Peygamberimiz bu konuda ümmetini açıkça uyarmıştır. Tarihte iki Müslüman grubun karşı karşıya geldiği pek çok örnek vardır. İstemsizce de olsa akla şu soru gelmektedir: “Kim haklıdır, kim haksızdır?” Kendi sorumuza vermemiz gereken cevap da bellidir: “Bizler Allah’ın muhasebesini tutan insanlar değiliz. Onlar ellerini kana buladılar diye bizim dilimizi kana bulamamız gerekmez. Biz kendi hesabımızı düşünürüz.”

Allah Resulü şöyle buyurur:

“İki Müslüman (kılıçlarını kuşanıp) karşı karşıya gelirse, öldüren de ölen de cehennemdedir.”

Yanındakiler sorar: “Ey Allah’ın Resulü, öldüren cehennemde, peki öldürülen neden cehennemdedir?”

Efendimiz şöyle cevap verir: “O da kardeşini öldürmeye niyetliydi.” (Buhari, 31)

Bu hadis, göz ardı edildiğinde insanı karanlığa sürükleyen bir ölçüdür. Müslüman, Müslümanı asla öldüremez. Bu tehdit, savaşan iki taraf için de geçerlidir.

Ancak tarih boyunca bazı sözde din adamları, karşı tarafın kanını helal kılabilmek için tekfir yoluna gitmişlerdir. Birçok İslami grup, diğer Müslüman grubu “kâfir” ilan ederek öldürmeyi meşrulaştırmaya çalışmıştır. “Kâfirdir, öldür.” “İsrail ajanıdır, öldür.” “Ermeni tohumu, öldür.” Etiket koymak kolaydır. Nitekim IŞİD gibi yapılar da yakın zamanda karşısındaki Müslümanları tekfir ederek öldürmüştür.

Hâlbuki ehli kıble toptan tekfir edilemez. İçlerinde haddi aşanlar, hatta küfre düşenler olabilir. Ama genelleme yapılamaz. Kendimizi haklı çıkarmak için üretilen yalanlarla Müslüman kanı dökmek helal değildir.

Örneğin Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi… Karşısındaki Memlük Devleti Müslümandır. Bu vakayı inceleyen herkesin aklına şu soru gelmelidir: “Müslümanın kanı Müslümana nasıl helal kılınır?” Fakat bu sorgulamanın önüne geçmek için uydurma hikayeler üretilmiştir. Mesela Yavuz’un sefere giderken atından inip “Allah Resulü önümde yürüyor, ben nasıl ata binerim?” dediği anlatılır. Böyle bir rivayetin aslı yoktur. Dinen de mümkün değildir. Eğer böyle bir şey mümkünse, neden Uhud’da Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa gelmedi de melekler geldi? Bu tür hikayeler, halkı ikna etmek ve Müslüman kanını dökmeyi meşrulaştırmak için üretilmiştir. Oysa Kur’an’da açık hüküm vardır:

“Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir…” (Nisa 93)

Bu ayetin muhatabı olan bir peygamber, Müslümanları birbirine kırdırır mı?

Bugün de benzer şekilde anlatılan menkıbeler vardır: “Kıbrıs’ta falan zat geldi, Çanakkale’de evliyalar savaştı…” Peki aynı zatlar neden Gazze’de yoktu? Neden Irak’ta kadınlara tecavüz edilirken görünmediler? Doğu Türkistan’da inanan insanlar inançlarından ötürü zulüm ve baskı görürken, işkence kamplarında sistematik bir zulme uğrayıp öldürülürken neredeydiler? Neden Arakan’da Müslümanlar yakılırken ortada yoklardı? Bu sorular sorulmadan anlatılan her hikaye, insanı hakikatten uzaklaştırır. Bu soruların cevabı da bizi şuna götürür: Din, hikayelerle değil, ayet ve sahih sünnetle anlaşılır.

Velhasıl aziz kardeşim, Peygamberimiz, Müslümanlar arasında savaşların çıkabileceğini bildiği için çok ciddi bir uyarı yapmıştır. “Sakın!” demiştir. Şeytan bizi aldatmasın. Çünkü mesele basit değildir; ebedi cehennem tehdidi vardır. Cennetinizi yakma pahasına bir Müslümana el kaldıramayız. Biz Müslümanları öldüremeyiz. Hiç kimse mukaddes şeriatımızı kirletmesin. Hiç kimse Allah Resulü’nün üstüne söz koyarak kendi zihin dünyasının yansımalarını bize din diye dayatmasın. O’nun sözleri, sadece samimi inananlara ağır gelmez. Diğerleri ise mazeretlerini mahşerde Aziz ve intikam sahibi Allah’a sunarlar.

Bu hükümlerin neticesinde bizde kabadayılık olabilir, efelik olabilir, cengâverlik olabilir. Ama bizden mafya olmaz. Olamaz! Çünkü biz kardeşimizin kanını hiçbir gerekçeyle helal kılamayız. Eğer bir kısas hükmü varsa, onu ancak devlet uygular. “Devlet yok, biz uygularız” diyemeyiz. Biz kimiz? Hesabı Allah’a bırakırız. Devletin bekası için bile Müslüman öldürülmez. Hapsedilir, sürgün edilir ama öldürülmez. Beşikte öldürülen bebeklerin hesabı da Allah’adır. Bir topluma duyulan kin, onların kanını helal kılmaz. Kabil, Habil’i öldürmüştür ama Habil, Kabil’i öldürmeye yeltenmemiştir. Bu, Müslümanın tavrıdır. Fitne dönemlerinde “Allah’ın arzı geniştir” diyerek uzaklaşan Müslümanlar olmuştur.

Hz. Osman’ın şehadetinden sonra, münafıkları bulmak için iki ordu karşı karşıya gelmiştir. Birinin başında Hz. Aişe, diğerinde Hz. Ali vardır. Münafıklar, kimliklerinin ortaya çıkacağını anlayınca gece iki orduya da baskın yapıp, bir tarafa “Aişe'nin ordusu yaptı.”, diğer tarafa da “Ali'nin ordusu yaptı.” diyerek iki tarafı birbirine düşürmüştür. Biz bu konuda asırlardır şu ölçüyü koruduk: “Onlar ellerini kana buladı ama biz dilimizi kana bulamayız. Hesap Allah’a kalmıştır.” Belki de savaş kasıtlı başlamamıştır, bir fitnenin sonucudur. Bu ihtimali bile düşünmek zorundayız.

O halde bu yazıyı okuyan herkes kendine şu soruyu sormalıdır: “Bir gün bir Müslüman grupla karşı karşıya gelirsem ne yaparım?” Eğer bu soru zihninizde oluştuysa, artık konuşulması gereken ciddi meselelerimiz var demektir. Çünkü Müslüman olmak kadar, Müslüman kalabilmek de mühimdir.