Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli münevverlerden biri olan merhum Teoman Duralı, bu ülkenin asıl problemlerinden birinin “kavram kargaşası” olduğunu ısrarla söylerdi. Gerçekten de bugün birçok tartışma, meselelerin özünden değil, kavramların yanlış anlaşılmasından dolayı çözümsüz kalmaktadır. İnsanlar aynı kelimeyi kullanıp bambaşka şeyleri kastetmekte, sonra da birbirini anlamadığı için tartışmayı büyütmektedir.

Faiz ve riba meselesi de bunun en tipik örneklerinden biridir. Bu yazıda, halk arasında iç içe geçmiş bu iki kavramı, zor bir meseleyi mümkün olduğunca basit, sahici ve ayakları yere basan bir dille anlatmaya çalışacağız. Maksadımız neyin ne olduğunu ayırt edebilmektir.

Öncelikle faizin ne demek olduğuyla başlayalım. Faiz, kelime anlamı itibarıyla artan şey demektir. Ticaret yaptığımızda paramız artabilir; bu artış Arapça’da “faiz” olarak isimlendirilir. Yani artan her şey faizdir. Bu noktayı doğru anlamak gerekir. Çünkü artış kelimesi başlı başına kötü bir anlam taşımaz. Bir esnaf mal alır, satar, kâr eder; bu da bir artıştır ve adı faizdir. Eğer her artan para haram olsaydı, ticaretin tamamı haram olurdu. Hâlbuki Kur’an ticareti helal, ribayı haram kılmıştır. Demek ki mesele “artış” meselesi değil, hangi artışın meşru olduğu meselesidir.

Gelelim ribaya... Riba ise faizin içindeki yasak sınırı ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de yasaklanan kavram faiz değil, doğrudan ribadır. Yani paranın her artışı değil, belirli bir artış türü haram kılınmıştır. Burada çok önemli bir hassasiyet vardır. “Riba, faizde bir sınırdır” denildiğinde, sanki faizin bir kısmına izin veriliyormuş gibi yüzeysel ve hatalı bir anlam çıkarılmamalıdır. Mesele son derece ciddidir ve dikkatle okunmalıdır. Riba, faizi meşru kılan değil; faizi haram hâle getiren eşiktir.

Hasılı riba, paranın değerinin üzerindeki artışın adıdır. Bu tanım meselenin bel kemiğidir. Bu tanımı doğru kavramadan ne bankayı, ne borcu, ne de günümüz ticaretini anlamak mümkündür. Bir örnekle meseleyi somutlaştıralım:

Bir kişiye üç aylığına 1 milyon lira borç verdiniz. Bu üç aylık süre tarafların açıkça akitleştiği süredir. Bu süre içinde paranın değeri artsa da azalsa da, borç rakam olarak 1 milyon liradır. Çünkü borç verirken tarafların kastı budur. Borç veren, “Ben bu parayı üç ay kullanmana izin veriyorum” demiştir. Ancak borçlu bu parayı üç ayda değil de iki yıl sonra getirirse, işin rengi değişir. Rakam aynı olsa bile, paranın değeri aynı değildir. İki yıl önce 1 milyon lirayla 20 buzdolabı alabiliyorken, bugün belki sadece 15 buzdolabı alınabilmektedir. Yani alacaklı rakamı almış, ama parasının hakiki karşılığını alamamıştır.

Bu durumda ne yapılır? İlk akit süresi olan üç ay düşülür. Kalan süre için devletin açıkladığı enflasyon oranlarına bakılır. Bu oranlar kullanılarak paranın bugünkü değeri hesaplanır. Diyelim ki bu hesap sonucunda paranın bugünkü karşılığı 1 milyon 400 bin lira çıkmıştır. İşte bu rakam paranın gerçek değeridir. Bu artışın adı faizdir, çünkü artıştır. Ama riba değildir. Çünkü burada paranın değeri korunmuş, değer aşılmamıştır. Eğer alacaklı bu değerin üzerine bir lira bile ekleseydi, örneğin “1 milyon 400 bin bir lira vereceksin” deseydi, işte o bir lira, değerin üzerindeki artış olduğu için ribaya dönüşürdü. Ve o bir lira, bütün parayı haram hâle getirirdi.

Bu anlatılanlar, enflasyonist ortamda gecikmiş borçlar için geçerlidir. Enflasyonun sıfır olduğu bir ülkede, iki yıl sonra yine 1 milyon lira alınırdı. Enflasyon eksiye düşerse, borç da o oranda azalır. Paranın değerini ödemeyen borçlu, aslında farkında olmadan kendi lehine faiz işletmiş olur. Yani alacaklının parasının bir kısmını vermemiş sayılır. Bu da kul hakkıdır. Bu noktada dikkat etmemiz gereken belli başlı hususlar vardır:

1) Geriye dönük hesap vardır, ileriye dönük yoktur. Henüz yaşanmamış bir zaman için değer biçilemez. “Devlet yıllık yüzde 30 hedefliyor, sen bana yüzde 20 ver” demek bile akdi bozar. Enflasyonun altında bile olsa, geleceğe dair söylenen her rakam ribadır.

2) Borç rastgele mallarla kıyaslanamaz.

Ev fiyatları, araba fiyatları, arsa fiyatları ölçü olamaz. Çünkü kimi mal çok artar, kimi az. Bu yüzden ancak devletin, binlerce malı baz alarak hesapladığı enflasyon oranları esas alınabilir.

3) “Namaz kılıyor ama tefecilik yapıyor” gibi cahilce ithamlara maruz kalmamak için en sağlıklı yol, borcu baştan değeri olan bir cinsle vermektir. Dolar, euro, altın gibi değerler dalgalansa bile TL’ye göre daha az değer kaybeder. Borç verirken bunlar kullanılırsa taraflar birbirini ezmeden borç ilişkisini sürdürebilir.

Bankalar, verdikleri paranın üzerine geleceğe dair önceden belirlenmiş bir artış koyarlar. Bu artış enflasyonun altında bile olsa hem faizdir hem ribadır. Çünkü geleceğe dair rakam sabitlenmiştir.

Bankalar neden enflasyonun altında işlem yapmaz? Çünkü zarar ederler. Bankanın mantığı paranın değerini korumak değil, değerin üzerine çıkmaktır. Bu sebeple bankalardan alınan faizlerin tamamı hem faizdir hem ribadır.

“Borç vermemek en iyisidir” sözü doğru değildir. Borç vermek bir sadakadır. Bir Müslümanın sıkıntısını giderene Allah yardım eder. Ancak borç verirken de iş ciddiye alınmalıdır: akit yapılmalı, yazılmalı, teminat alınmalı ve şahitler bulunmalıdır. Bugün yaşanan kötü örnekler, borcun değil; akıtsizliğin ve ciddiyetsizliğin sonucudur. Bu sebeple borç verirken paramızı sağlama almak, akitleşmek, yazmak; meblağ büyüdükçe ödeme riskine karşı teminat almak gerekir. Şahitler de bu akdi imzalamalıdır. Bu, güvensizlik değil; kul hakkına riayettir. Bu emir, en güvenilir insanlar için bile gelmiştir. Hz. Ebû Bekir de yazar, Hz. Ömer de yazar.

“Sözüm senettir” sözü dinen ve aklen geçersizdir. Hiç kimsenin sözü sahabenin sözü kadar kıymetli değildir.

Borç meselesi asla hafife alınacak bir mesele değildir. Öyle ki borçlunun cenazesi Allah Resulü tarafından bile kıldırılmamıştır. Borçlu gitmemek lazımdır. Borç, insanın sadece dünyasını değil, ahiretini de bağlayan ağır bir yüktür.

Her Müslümanın kasasında bir defteri olmalıdır. Bu defterde açık ve anlaşılır bir dille alacakları, borçları, akitleri, zekâtı ve vasiyeti yazılı olmalıdır. Ticari meseleler ölmeden düzlüğe çıkarılmalıdır. Eğer uzun soluklu işler varsa ve kişi hayırlı evlat yetiştirmişse, o evlat babasını ateşe atmaktan çekinir; borçlarını ve eksik zekâtını tamamlar, kalanından da helal mirasını alır. Aksi hâlde geride bırakılan servet, evlada yük; babaya vebal olur.

Bir de şu meseleye değinmemiz gerekiyor. Son zamanlarda Avrupa ve Amerika başta olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde özellikle FETÖ'cü olduğu bilinen kimselerin “Faiz haram değil, Kur’an’da sadece riba yasak. Kur'an'daki ribayla bugünkü faiz aynı şey değil. " diyerek videolar çekip çok takipçili hesaplar aracılığıyla yayınladıkları görülüyor. Bu bizi aldatmamalıdır. Biz, ortadaki artışın yani faizin riba olup olmadığına, malımızla ribaya düşüp düşmediğimize bakmakla mükellefiz. Helal ile haramı karıştırmak isteyen, meseleyi keyfine göre anlamak ister. Oysa paraya aklı eren, meseleyi de anlar.

Hasılı, her artan para riba değildir. Ama değerin üzerindeki her artış ribadır. Her riba kesin faizdir. Geleceğe dönük belirlenen her artış enflasyonun altında bile olsa ribadır.

Riba; kredi adıyla, ikramiye adıyla, maaş neması adıyla karşımıza çıkabilir. İsimlere değil, işlemin hakikatine bakmak zorundayız.

Umarız bu yazı, faiz ve riba meselesindeki kavram kargaşasını biraz olsun gidermeye vesile olur.