Cuma namazı çoğu zaman yalnızca yerine getirilmesi gereken bir ibadet olarak ele alınır. Oysa Cuma, tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla okunduğunda, bireysel bir ritüelden çok daha geniş bir anlam alanına işaret eder. Cuma; aynı şehirde yaşayan insanların bir araya gelme iradesini, ortak sorumluluk duygusunu ve birlikte yaşama bilincini temsil eder.

Bu yönüyle Cuma, bir şehir toplantısı gibidir. Farklı sosyal konumlara sahip insanlar, aynı mekânda ve aynı zamanda yan yana durur. Bu birliktelik sadece fiziksel bir yakınlık değil; aynı zamanda ortak bir vicdan zemini oluşturma imkânıdır. Toplum olmanın asgari şartı da budur: birbirini görmek, duymak ve anlamaya çalışmak.

Cuma’ya gitmek bu nedenle bir alışkanlıktan ibaret değildir. Oraya yalnızca ibadet etmek için değil, yaşadığımız şehirle, mahalleyle ve insanlarla bağ kurmak için gidilir. Cuma’nın anlamı sadece secdede değil, secdeden sonra hayatın içine taşan sorumlulukta ortaya çıkar.

Eğer bir insan Cuma’dan çıktığında yalnızca kendi dünyasına dönüyor, çevresindeki sorunları fark etmiyor ya da görmezden geliyorsa; burada bir eksiklikten söz etmek gerekir. Bu eksiklik inançta değil, inancın hayata yansımasındadır. Toplumsal hayata dokunmayan bir dindarlık bireyi rahatlatabilir; ancak toplumu onaramaz.

Cuma, “bir arada bulunmak” ile “birlikte hareket etmek” arasındaki farkı hatırlatır. Kalabalık olmak başka, cemaat olmak başkadır. Cemaat olmak; ortak sorunlar karşısında sorumluluk almaya, çözüm üretmeye ve dayanışmaya açık olmayı gerektirir. Bu da Cuma’nın yalnızca camiyle sınırlı bir anlam taşımadığını gösterir.

Toplum hayatında düzenli olarak yapılan pek çok toplantı bu bilincin farklı tezahürleridir. Belediye meclislerinde kentin sorunlarının ele alınması, il genel meclislerinde köylerin altyapı ihtiyaçlarının konuşulması, okullarda eğitimin niteliğine dair yapılan istişareler; hepsi birlikte yaşamanın gerektirdiği sorumluluğun farklı alanlardaki yansımalarıdır.

Benzer şekilde yasama ve yürütme süreçleri de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Meclisin toplanması, bütçenin görüşülmesi ve kamu politikalarının belirlenmesi teknik olduğu kadar ahlâkî tercihler de içerir. Kimin gözetildiği, hangi önceliklerin esas alındığı, toplumsal vicdan açısından belirleyicidir.

Bugün Muhammed’in bir kütüğün üzerine çıkarak insanlara doğrudan, aracısız ve yüz yüze seslendiği o sahne yoktur. Ancak o sahneden geriye kalan ilke hâlâ geçerlidir: sorumluluk alma, haksızlığa karşı durma ve toplumun tamamını gözetme çağrısı. Sorun bu çağrının unutulmuş olması değil; zamanla farklı alışkanlıklarla gölgelenmiş olmasıdır.

Zaman içinde din, hayatı dönüştüren bir bilinç olmaktan uzaklaşıp belirli günlere, kalıplara ve ritüellere sıkıştırıldı. Ahlâk geri plana itildi, şekil öne çıktı. Paylaşmanın yerini biriktirme, şahitliğin yerini seyircilik, sorumluluğun yerini konfor aldı. Böylece indirilen dinin yerini, farkında olmadan uydurulmuş bir din pratiği doldurdu.

Bu tür bir dindarlık rahatsız etmez, zorlamaz, hesap sormaz. Kişiyi vicdanla değil alışkanlıkla baş başa bırakır. Toplumsal sorunlar karşısında sessizdir; adalet talebine mesafelidir. İbadeti bireysel bir alanla sınırlar, hayatı olduğu gibi bırakır.

Oysa İslam’ın tarihsel tecrübesi bunun tersini işaret eder. İnanç, insanı yalnızca secdeye değil; söze, tavra ve sorumluluğa da çağırır. Cuma bu yüzden önemlidir. Çünkü Cuma, yalnızca ibadet edilen bir zaman değil; toplumsal bilinç tazeleme imkânıdır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey daha fazla ritüel değil; daha güçlü bir ahlâkî tutarlılıktır. Daha yüksek sesler değil; daha sahici duruşlardır. Daha kalabalık alanlar değil; daha bilinçli bir cemaat anlayışıdır.

Cuma’yı camide bırakmadığımızda,

inancı hayattan koparmadığımızda,

dini savunulacak bir kimlik değil yaşanacak bir sorumluluk olarak gördüğümüzde;

indirilen din yeniden anlaşılır hâle gelir.

Ve belki o zaman, kütük yoktur ama ses yeniden duyulur.