Darbelerle hizaya getirilen, borçla terbiye edilen, terörle çevrelenen Türkiye…
Sorun sadece bugünün iktidarı değil; asıl mesele, 1938’den bu yana biriken yanlış tercihler, teslimiyetçi kadrolar ve dış eksenlere yaslanan siyasal akıldır.
Türkiye’nin bugün yaşadığı hiçbir kriz “aniden” ortaya çıkmadı.
Ne ekonomi çöküşü tesadüf,
ne terör kuşatması sürpriz,
ne de dış politikadaki yalnızlık bir yanlış anlama…
Bu bir birikimin sonucudur.
Ve bu birikimin sorumluluğu sadece bugünkü iktidara yüklenemez.
1938 Sonrası: Üreten Devletten Bağımlı Ülkeye
1938, Türkiye için sadece bir tarih değil; bir yön kırılmasıdır.
Atatürk sonrası dönemde İsmet İnönü yönetimi, savaş şartlarını gerekçe göstererek devletçi kalkınma modelini askıya aldı. Sanayi yavaşladı, tarım geriledi, üretim refleksi törpülendi.
Ardından gelen Demokrat Parti ve Adnan Menderes, “küçük Amerika olma” hayaliyle Marshall Yardımı’na sarıldı.
Amerika “üretme, ben veririm” dedi.
Türkiye kabul etti.
Traktör geldi, borç geldi.
Buğday azaldı, ithalat arttı.
Köylü borçlandı, devlet bağımlılaştı.
Bu bir yardım değil, ekonomik teslimiyetti.
Darbeler: Tanklar Kimin İçin Yürüdü?
1960’ta Menderes asıldı.
1971’de muhtıra verildi.
1980’de Kenan Evren “bizim çocuklar başardı” denilerek iktidara taşındı.
Her darbenin arkasında aynı refleks vardı:
Türkiye kontrolden çıkmasın.
1980 darbesiyle birlikte:
Sendikalar dağıtıldı
Üretim bastırıldı
Turgut Özal eliyle neo-liberal reçeteler devreye sokuldu
Özal dönemi; serbestleşme kadar kontrolsüz dışa bağımlılığın da başlangıcı oldu.
1990’lar: Borç, Terör ve Vesayet Üçgeni
Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz…
Hepsi farklı partilerden ama aynı IMF defterinden okudular.
Bu dönemde:
PKK büyüdü
Ekonomi sıcak paraya bağlandı
Devlet refleksi zayıflatıldı
Ve 1995’te atılan Gümrük Birliği imzası, Türkiye’ye modern bir boyunduruk taktı.
Avrupa kazandı.
Türkiye kaybetti.
Bunu kim savundu?
Batı fonlu STK’lar, “çağdaşlık” söylemiyle konuşan köşe yazarları, siyasetin içindeki yerli işbirlikçiler.
AK Parti: Kopuş mu, Yeni Denge mi?
2002’de AK Parti, vesayet düzenine karşı bir toplumsal tepkiyle iktidara geldi.
İlk yıllarda AB süreci, reformlar ve ekonomik istikrar olumlu bir ivme yarattı.
Ancak zamanla Türkiye:
Aynı anda NATO’da kalıp
Rusya ile yakınlaşıp
Çin’e göz kırpıp
Orta Doğu’da oyun kurmaya çalıştı
Bu denge sürdürülebilir değildi.
15 Temmuz, bu gerilimin patlama noktasıdır.
Darbe başarısız oldu ama mesaj netti:
“Çizgiyi aşma.”
Trump Sözü, YPG ve Büyük Fren
Trump’ın Erdoğan’a verdiği söylenen “iktidarda kalma” mesajı bir dostluk değil, şartlı toleranstı.
Mesaj açıktı:
Rusya–Çin–İran hattını derinleştirme.
YPG konusunda fazla ısrarcı olma.
NATO çizgisini tamamen terk etme.
YPG/PYD meselesi, Amerika ile Türkiye arasındaki en çıplak çıkar çatışmasıdır.
ABD, Türkiye’nin güvenliğini değil, İsrail’in çevresel güvenliğini esas alıyor.
Bu gerçeği hâlâ görmeyenler, ya saf ya da bilerek susuyor.
Terörsüz Türkiye Söylemi: Fırsat mı, Tuzak mı?
“Millet ve devletle bütünleşmiş Türkiye” fikri kulağa hoş geliyor.
Ama bu sürecin:
Üniter yapıyı
Ortak vatandaşlık tanımını
Devletin kurucu ilkelerini
zedelemesine izin verilirse, terörsüzlük değil, kontrollü çözülme yaşanır.
Öcalan’ın sözleri, bir barış manifestosu değil;
siyasi pazarlık metnidir.
Asıl Yüzleşme Şimdi Başlıyor
Türkiye’yi bu noktaya getiren:
Darbeler kadar siyasetçiler
Dış baskılar kadar iç teslimiyet
Bugünkü iktidar kadar geçmiş hükümetlerdir
Bu bir parti meselesi değil, bir devlet aklı meselesidir.
Artık soru şudur:
Ya bağımsızlığın bedelini ödeyeceğiz,
ya da bağımlılığın konforuna razı olacağız.
Tarih, kararsızları affetmez.
Türkiye’nin de artık affedecek zamanı yok.