Ramazan ayı insanı geçmişe yaklaştırır.

Bu mübarek günlerde insan biraz daha yavaşlar; hatıraların tozunu siler, çekmecelerde saklı kalan kâğıtların sesini duyar.

Benim için o ses, babam Mehmet Polat’ın el yazısıdır.

Babam, Osmanlı’nın son dönemini görmüş, Cumhuriyet’in ilk yıllarına şahitlik etmiş bir neslin evladıydı. İki devrin terbiyesini üzerinde taşırdı. Konuşmasında da yazısında da o geçişin izleri hissedilirdi.

Kelime hazinesi genişti. Bugün günlük hayatta pek kullanılmayan, Osmanlıca kökenli, ağdalı denilebilecek kelimeleri son derece tabii bir şekilde kullanırdı. Bu bir gösteriş değil; dile duyulan hürmetin tezahürüydü.

Eve gelen misafirler bazen bir kelimenin anlamını sorardı.

Babam yalnızca anlamını söylemez; kelimenin kökenine kadar inerdi. Hangi dilden geldiğini, hangi mânâ katmanlarını taşıdığını anlatırdı. O sohbetler birer kültür mektebi gibiydi.

Biz çocukken belki hepsini kavrayamazdık; fakat şunu öğrenirdik:

Dil, hafızadır.

Resmî yazılar dışında daktilo kullanmazdı. Günlük yazışmalarını, dost mektuplarını hep el yazısıyla kaleme alırdı. “Yazı insanın şahsiyetidir.” derdi. Gerçekten de onun yazısı şahsiyetliydi.

Satırlar acele etmezdi. Harfler yerli yerindeydi. O yazıyı tek kelimeyle anlatmam gerekse “vakur” derim. Gösterişsiz ama kendinden emin; sessiz ama ağırlıklı.

Babam yalnızca yazmazdı; yazdığını muhafaza ederdi.

Gönderdiği mektupları iki nüsha hâlinde hazırlar, birini gönderir, birini arşivlerdi. Gelen cevabî mektupları da itinayla saklardı. Zarflar atılmaz, tarihler not edilir, dosyalanırdı.

Bu sadece düzen değil; yazıya ve zamana duyulan saygıydı.

1959 yılında gazeteci Metin Toker’e yazdığı mektup, Gülşehir’de yayımlanan Gülşehir Gazetesi’nde basılmıştı. Gazetenin sahibi Burhan Kerman, Genel Yayın Yönetmeni Av. Ali İhsan Açıkgöz’dü. Küçük bir Anadolu kasabasında kaleme verilen kıymetin sessiz ama güçlü bir örneğiydi bu.

Babamın bir başka mektubu da bir dönem TBMM Başkanlığı yapmış olan Ferruh Bozbeyli’ye gönderilmiş ve yine Gülşehir Gazetesi’nde yayımlanmıştı.

Yıllar sonra o gazeteleri dükkânda görüp okuduğumda tarifsiz bir heyecan duymuştum. Ne yazık ki bazı nüshalar taşınmalar arasında kayboldu. Bugün Karavezir Seyyid Mehmet Paşa Kütüphanesi’ndeki arşivlerde o tarihlere ulaşamasam da, babamın kaleme verdiği değeri zihnimde bütün canlılığıyla taşıyorum.

Dükkânın tezgâhının altında saklanan kitaplar, 1950’li ve 60’lı yıllardan kalma Akis dergileri, eve giren Ulus ve Hürriyet… Bunların hepsi bir kültür terbiyesinin parçalarıydı.

Babam için yazmak; ses yükseltmek değil, mânâyı incitmeden ifade etmekti.

Üslup onun için bir ahlâk meselesiydi.

Benim kaleme olan bağlılığım işte buradan geliyor.

Eğer yazarken kelimeleri seçmeye gayret ediyorsam, imlâya dikkat ediyorsam, cümleyi tartıyorsam; bu bir iddia değil, bir evlat sadakatidir.

Babam bana büyük servetler bırakmadı.

Ama kelime şuuru bıraktı.

Dil hassasiyeti bıraktı.

Arşiv bilinci bıraktı.

Ve gümüş gibi bir el yazısının vakarını bıraktı.

Belki bazı gazete nüshaları kayboldu.

Belki bazı mektuplar zamana karıştı.

Fakat bir hakikat dimdik duruyor:

Kalem, sahibinin karakterini taşır.

Üslup, insanın aynasıdır.

Ve bugün satırlara dökülen her kelime,

Mahir Polat’ın kaleminden süzülen,

babasının dilinden kalan bir terbiyenin devamıdır.

Çünkü bazı miraslar tapuya yazılmaz.

Onlar kalbe ve dile yazılır.