Toplumlar bazen büyük sınavlardan geçer.
Bu sınavlar savaşla, krizle, ekonomik zorluklarla olmaz her zaman.
Bazen bir cümleyle olur…
Bazen bir bakış açısıyla…
Bazen de bir kadına nasıl baktığınızla.
Eskişehir Mihalgazi Belediye Başkanı Sayın Zeynep Güneş Akgün’e yönelik, giyimi ve inancı üzerinden yapılan hadsiz sözler; basit bir tartışma, sıradan bir polemik ya da kişisel bir eleştiri değildir. Bu olay, aslında toplum olarak hangi noktada durduğumuzu gösteren önemli bir turnusol kâğıdıdır.
Çünkü mesele bir kişinin ne giydiği değildir.
Mesele, bir kadına nasıl baktığınız meselesidir.
Mesele, insanı nasıl tanımladığınız meselesidir.
Biz öyle bir medeniyetin çocuklarıyız ki; insanı kıyafetiyle değil, karakteriyle ölçmeyi öğrenerek büyüdük.
Biz öyle bir kültürün içinden geldik ki; farklılıkları zenginlik saydık, ayrıştırmayı değil kucaklamayı öğrendik.
Ama ne yazık ki zaman zaman ortaya çıkan bazı söylemler, hâlâ zihinsel olarak aşamadığımız eşikleri yüzümüze çarpıyor.
Bir kadını sadece giyimi üzerinden değerlendirmek…
Onun emeğini yok saymaktır.
Onun mücadelesini yok saymaktır.
Onun aklını, bilgisini, üretimini yok saymaktır.
Daha da acısı; onu insan olarak görmemektir.
Çağdaşlık nedir?
Çağdaşlık; bir insanın ne giydiği değildir.
Çağdaşlık; bir insanın ne düşündüğüdür.
Çağdaşlık; bir insanın topluma ne kattığıdır.
Çağdaşlık; farklı olana tahammül edebilme olgunluğudur.
Bugün hâlâ kadının kıyafetini tartışıyorsak, aslında çağdaşlığı değil; korkularımızı konuşuyoruz demektir.
Çünkü özgüvenli toplumlar, insanların dış görünüşüyle uğraşmaz.
Güçlü toplumlar, insanların aklıyla, üretimiyle, katkısıyla ilgilenir.
Yaşanan bu çirkin olay sonrası yerelde ve ulusal ölçekte yükselen tepkiler, aslında toplumun vicdanının hâlâ diri olduğunu gösteriyor.
Yerel yönetimlerden, kadın platformlarından, sivil toplum kuruluşlarından gelen açıklamalarda ortak bir duruş vardı:
Kadına yönelik ayrımcı dil kabul edilemez.
Ulusal ölçekte yapılan açıklamalarda ise çok daha net bir gerçek vurgulandı:
Kadını hedef alan dil, aslında toplumu hedef alır.
Çünkü kadın toplumun yarısı değildir.
Kadın, toplumun kendisidir.
Evet…
Yargı elbette gerekeni yapacaktır.
Hukuk, bu tür hadsiz söylemler karşısında cevabını verecektir.
Ama bazı meseleler vardır ki sadece hukukla çözülmez.
Bazı meseleler vardır ki vicdanla çözülür.
Bir kadına hakaret etmek sadece hukuki bir suç değildir.
Aynı zamanda toplumsal bir yaradır.
Aynı zamanda ahlaki bir çöküştür.
Aynı zamanda insanlık sınavıdır.
Ve açık konuşmak gerekir:
İnsanını, milletini, ortak değerlerini sevmeyi öğrenemeyen bir anlayışın; toplum adına söz söyleme iddiası da olmamalıdır.
Bugün asıl sormamız gereken soru şudur:
Bir kadının ne giydiği mi önemlidir?
Yoksa o kadının topluma ne kattığı mı?
Bir kadının görünüşü mü konuşulmalıdır?
Yoksa emeği, bilgisi, hizmeti mi?
Eğer hâlâ bir kadının kıyafeti üzerinden tartışma yapıyorsak, o zaman asıl sorgulamamız gereken şey kadının kendisi değil, bizim bakış açımızdır.
Bu millet; kadınıyla, erkeğiyle, farklı yaşam tarzlarıyla, farklı düşünceleriyle bir bütündür.
Bu topraklar; yüzyıllardır farklılıklarla birlikte yaşamayı başarmış insanların toprağıdır.
Kimsenin kimsenin yaşam biçimine, inancına, tercihine hakaret etme hakkı yoktur.
Hiç kimse, kendi doğrularını toplumun tamamına dayatma hakkına sahip değildir.
Çünkü demokrasi; kendine benzeyene değil, kendinden farklı olana tahammül edebilme erdemidir.
Unutmamak gerekir:
Güçlü toplumlar insanların ne giydiğine bakmaz.
Güçlü toplumlar; insanların ne düşündüğüne bakar.
Güçlü toplumlar; insanların ne ürettiğine bakar.
Güçlü toplumlar; insanların topluma ne kattığına bakar.
Kadını kıyafetiyle değil, karakteriyle ve hizmetiyle değerlendiren bir Türkiye…
İşte gerçek medeniyet budur.
İşte gerçek çağdaşlık budur.
İşte hepimizin ortak geleceği budur.
Ve belki de en önemlisi…
Bir kadına bakarken önce insan görmeyi öğrenmeden,
Hiçbir toplum gerçek anlamda ilerleyemez.
Next