Her evin kendine ait bir sessizliği vardır.

Kapılar kapanınca, misafirler uğurlanınca, çocuklar odalarına çekilince geriye kalan o

sessizlik… Aslında evin gerçek sesidir.

Ama bazı evlerde sessizlik, yalnızca konuşulmayan kelimelerden oluşmaz.

Bazen eksilen bir sandalyeden oluşur.

İnsan bunun farkına ilk anda varmaz.

Hayat olağan akışında devam eder.

Sofra hazırlanır.

Tabaklar dizilir.

Çay demlenir.

Ekmek kesilir.

Her şey yerli yerindedir.

Yalnızca bir sandalye boş kalır.

İlk günlerde o boşluğa uzun uzun bakılır.

Sonra bakmamaya çalışılır.

Zaman geçtikçe insanlar o sandalyenin yanından daha rahat yürümeye başlar.

Ama hiçbir zaman gerçekten alışamazlar.

Çünkü bazı boşluklar doldurulmak için değil, hatırlanmak için vardır.

Evler, duvarlardan ibaret değildir.

Bir evi ev yapan, içinde biriken seslerdir.

Sabah mutfaktan gelen tabak sesleri…

Akşam kapının açılma sesi…

Koridorda yankılanan ayak sesleri…

Uzaktan gelen bir “Hoş geldin”

Bir insanın yokluğu, en çok bu sesler sustuğunda anlaşılır.

İlginçtir…

İnsan, birinin konuşmasını unutabilir.

Yüzünü zamanla daha silik hatırlayabilir.

Ama sofradaki yerini asla unutmaz.

Çünkü bazı insanlar, evlerin mimarisine karışırlar.

Onlar gidince odaların ölçüsü değişmez.

Pencereler aynı yerde durur.

Duvarlar aynı renktir.

Fakat ev artık eski ev değildir.

Bir sandalye eksildiğinde yalnızca oturacak yer azalmaz.

Bir hikâye eksilir.

Bir kahkaha eksilir.

Bir alışkanlık eksilir.

Belki de bu yüzden eski evlere yıllar sonra döndüğümüzde içimizi tarif edemediğimiz bir

duygu kaplar.

Eşyaları tanırız.

Perdeleri tanırız.

Koridoru tanırız.

Ama eksik olanın ne olduğunu ilk bakışta söyleyemeyiz.

Çünkü insan, yokluğu gözleriyle değil, kalbiyle fark eder.

Hayat bize sürekli yenilenmeyi öğretiyor.

Yeni evler…

Yeni şehirler…

Yeni insanlar…

Yeni başlangıçlar…

Oysa bazı başlangıçların içinde bile eski bir sandalyenin gölgesi vardır.

Çünkü insan geçmişini geride bırakmaz.

Onu yanında taşır.

Bazen bir cümlede…

Bazen bir şarkıda…

Bazen de sofraya fazladan koyduğu bir tabakta…

İşte o an anlarız.

Özlemek, sürekli ağlamak değildir.

Özlemek, hayatın akıp gitmesine rağmen bir yere hep aynı sevgiyle bakabilmektir.

Belki de bu yüzden bazı sandalyeler hiçbir zaman başkasına ait olmaz.

Çünkü ahşabın değil, hatıranın ağırlığını taşırlar.

Ve yıllar sonra dönüp baktığımızda fark ederiz ki…

Hayatımıza giren insanlar yalnızca odaları doldurmazlar.

Bazıları gittikten sonra bile, evimizin en sessiz köşesinde oturmaya devam ederler.